Feedback

Sensiz ON sene

0

Bugün sen gideli ON sene oldu!
Senin gidişin bana bir sON olmadı be doktor!

Sensiz geçen ONca zamanda
Ben her adımda sen olmaya çalıştım

Sensiz geçen her günde
Ben seni bende yaşatmaya çalıştım.

Bıraktığın her ne varsa bir kenara
Ben senin bana verdiğin soyad ile BİRLİKte
Her geçen gün sana benzemeye çalıştım.

Yerin rahatsa gayrısı lafı güzaf!

Majesteleri 50 Yasinda

0

photo

Bugün O’nun yani MJ’in yani Air Jordan’ın yani His Airness’ın 50. yaş günü…

O benim, benden önce ve sonra nice neslin efsanesi.

Bana göre Dünya’nın görüp görebileceği en iyi sporcu.

Her hareketi Efsanedir ama benim aklıma taşa kazınırcasına kazınmış en önemli görüntü 98 NBA Finalinin son hücumunda

B.Russel’ın üzerinden ölümcül cross oeverı sonrası yaptığı sayıdır.

Ne şanslı insanlarız kı böylesine bir efsaneyi kariyerine devam ederken izleme şansı elde ettik.

Happy Birthday His Airness!!

 

Akit zehri

0

Ölme ölenle,
Gitme gidenle.

Ama yaşa acını,
Akıt Zehrini, tutma içinde.

Yola devam edeceksin zaten,
Zehrin kalan damlaları kalpte.

Sorma sakin “Neden” diye,
Yok cevabı, bulamazsın.

Canın yanarken “Eyvallah” deyiver,
Öylesi çok daha kolay.

Nice yıllara olsun fikiriscisi.com

0

Vay be zaman ne de hızlı geçiyor!

fikiriscisi.com alan adını aldığım günü gayet net hatırlıyorum:)

3. Sene bitmiş 4. Sene başlıyor.

Bu da 204. yazı. Umarım bu sene daha çok yazı ekleyebilirim.

Sonuç itibariyle nice yıllara olsun derttaş:)

2012nin karnesi

0

Eveeeet bir yıl daha bitiverdi. Hani derler ya göz açıp kapayana kadar geçti diye, tam da öyle oldu.

Son iki yılda da olduğu gibi 2012’ye de bir karne yazmak ve notunu vermek farz benim nezdimde

3. kere tekrar ettiğime göre artık geleneksel olmaya namzet bir alışkanlık diyebilirim sanırım.

Geçtiğimiz yılların karnelerini okuyunca bu yılın onlara kıyasla çok da dişe dokunur olmadığını söyleyebilirim.

Gelin, öncelikle bu yılda aklımda kalan güzel şeyleri sıralayayım.

 

Her şeyi bir kenara bıraktıracak ve bu yılın en olumlu, en keyif veren yanı, hayatıma giren ve girdiği ilk günden itibaren gönlümdeki

yerini her geçen gün büyüten canım köpeğim Pera’dır. Onsuz bir hayat mümkün değil benim için artık.

İkinci sırada ise çokça zamandır yapmak istediğim bir seyahati gerçekleştirdim.

Hakkında defalarca olumlu şeyler duyduğum o güzel şehri, Londra’yı görme şansına eriştim. Söyledikleri kadar varmış. Sizlere de tavsiye ederim.

Bir sonraki adım ise; yıllardır aklımda olan ancak zaman ve kaynak ayıramadığım fotoğraf sevdama bu sene, önceki senelerden çok daha fazla ilgi gösterme şansım oldu.

Studyo ve portfolyo çalışmalarıma başladım. Çalışmalarımı paylaştığım site de burada: www.birlik.pro
İncelerseniz sevinirim.

 

İş hayatında önceki seneye göre daha fazla sorumluluk almaya  başladım ve artık birlikte çalışıp, yöneticiliğini yaptığım bir takımım var.

Son güzel gelişme ise geçen sene öğrenmeye başladığım Rusçada artık daha verimli bir seviyeye gelmiş olmamı söyleyebilirim.

Takdir edersiniz ki; geride kalan yılda her daim güzel şeyler olmadı.

Ama ben olumsuzluklara fazla takılan bir yapıya sahip olmadığım için pek çoğunu unuttum.

Lakin içimde kalan kimi noktalara da değinmem lazım.

2012 yılı içerisinde Türkiye’de bıraktığım ailem ve arkadaşlarımın özlemi biraz daha ağır basmaya başladı.
Özellikle zor zamanlarında yanlarında olamamak beni en çok hırpalayan yanıydı.

Diğer bir nokta ise; yurtdışı seyahatlerinde yaşadığım şansızlıklar oldu. Almanya, Dubai ve Amerika seyahatlerim hep son dakikada iptal edilmek zorunda kaldı. Harcanan onca paradan çok, oraları gidip görememek üzdü beni açıkçası.

Aslında yazıyı yazmaya başlarken sahip olduğum karamsar havadan biraz uzaklaştım şu anda. 2012 o kadar da kötü geçmemiş yahu :)

Haydi bakalım verelim notunu 10 üzerinden: 7,5 alsın 2012.

Kısmetimde varsa yüce yaradan 2013’te 2012’yi aratmasın ve daha yüksek notu hakedecek bir yıl nasip eylesin.

Ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki; harcadığım değil yaşadığım bir yıl daha geride kaldı.

Talih Yariniz Olsun

0

- Ali o kadar çok merak ediyorum ki Zühtü Amcayı. Dediğin gibi biriyse gerçekten öyle bir arkadaşın olduğu için çok şanslısın.

 - Şüphen olmasın Sedefcim az bile anlatmışımdır hakkında. Gerçekten…

 - Kimin hakkında az anlatmışsın bakayım Kako?

 - Aaa Zühtü Amca!! Biz de tam sizden bahsediyorduk. Bak Sedef, işte iyi insan lafının üstüne gelir.

 - İlahi Ali böyle güzel bir küçükhanıma anlata anlata benim gibi ihtiyarı mı anlatıyorsun?

 - Ali, bizi tanıştırmayacak mısın?

 - Haklısın Sedef unuttum. Zühtü Amca bu üniversiteden arkadaşım Sedef ve Sedef bu da meşhur Zühtü Amcam.

 - Çok memnun oldum küçükhanım.

 - Ben de çok memnun oldum Zühtü Amca. Ali sizden çok bahsettiği için ben de bugün sizinle gelmeye karar verdim. Sahi nereye gideceğiz bugün? Çok heyecanlıyım.

- Kako bak Sedef senden daha heyecanlı bizim küçük tarih gezilerimiz için.

Sedef Ali’ye konuşma şansı vermeden:

- Öyle demeyin Zühtü Amca. Ali sizle olan her geziyi iple çekiyor.

 Ali de onayladı Sedefin sözlerini.

- Açıkçası madem bugün bir güzel kızla ve yakışıklı bir delikanlıya gezeceğiz, o halde gelin size ilginç bir aşk hikayesini anlatmak üzere Üsküdar’a gidelim.

- Pek uzağa gitmeyeceğiz yani Zühtü Amca. Hemen bir taksi çevireyim.

- Dur Alicim dur. Hemen şuradan dolmuşlar geçiyor, ekonomi yapmakta fayda var. Paranı çarçur etme öyle.

- Peki Zühtü Amca, ben her ikinizin de rahatı için öyle düşünmüştüm.

- Saol Kakocum, Acıbadem’den Üsküdar’a dolmuşla çok rahat ineriz için rahat olsun.

- Şoför bey kardesim müsait yerde inebilir miyiz lütfen? 

dedi Zühtü Amca ve üçü birden Üsküdar meydanında dolmuştan indiler.

- Eveeet çocuklar, ne demiştim size ilginç bir aşk hikayesi anlatacaktım. Hadi gelin bu hikayenin kahramanlarından olan biri için yaptırılan şu görkemli camiye girelim.

- Mihrimah Sultan Camii’ne mi?

diye sordu Sedef.

- Evet Sedefcim. Bir diğer adı da bu camiinin Üsküdar İskele Camiidir.

Sedef, Kako Ali ve Zühtü Amca hep birlikte camiinin avlusuna gelip Camii’yi daha yakından incelerlerken Zühtü Amca bir soru sordu.

- Söyleyin bakalım çocuklar kimdir Mihrimah Sultan?

Sedef hemen cevapladı:

- Kanuni ile Hürem Sultan’ın kızları. Son zamanlarda televizyondaki diziden öğrendim ben de Zühtü Amca.

- Kimi zaman işe yarıyor o aptal kutusu demek ki.

- Şimdi çocuklar rivayete göre Mihrimah Sultan 17 yaşındayken o zamanlar Diyarbakır Beylerbeyi olan Rüstem Paşa’yla evlendirilir.

Ancak bu evliliğe karşı olan çevreler vardır. Rüstem Paşa’nın eğer Padişah damadı olursa sarayda çok iyi yerlere geleceğini bilen rakipleri bu evliliği engellemek için türlü oyunlar oynarlar. 

Zaten Rüstem Paşa da bu evlilikten sonra Sadrazamlık makamına terfi edip, 17 yıl bu görevi üstlenerek rakiplerinin haklı olduklarını ispatlar.

Çok enteresandır, evliliği engellemek için en son noktada Rüstem Paşa’nın Diyarbakır’da cüzzam hastalığına kapıldığını dahi iddia ederler.

Kanuni bu iddiayı duyunca hemen saray hekimlerini Rüstem Paşayı kontrol etmeye göndertir.

Rüstem Paşayı tepeden tırnağa muayene eden doktorlar ise cüzzam ararken Rüstem Paşa üzerinde bit bulurlar.

- Bit mi?

- Evet Sedef kızım bit. Normal şartlarda padişah bitli birine kızını vermemeli değil mi?

- Elbette Zühtü Amca.

- Gel gör ki vaziyet öyle değil işte. Devam edeyim; hekimler biti bulunca şu kanaate varırlar.

Cüzzamlı bünyede bit barınmaz.

Dolayısıyla Rüstem ve Mihrimah arasında hiç engel kalmaz ve evlenirler.

Hal böyleyken işe şu beyitler yazılır mevzu hakkında:

“Olacak kişinin bahtı kavi, talihi yar

Kehlesi dahi mahallinde onun işine yarar”

- Tam anlamı ne Zühtü Amca?

- Bir kişinin bahtı sağlam ise ve talihi yanındaysa bir haşerat bile işine yarar demek Alicim.

- Hakikaten çok enteresanmış Zühtü Amca.

- Öyle Sedefcim. Kısmetin nereden geleceği bilinmez işte.

Ayrıca bilinen bir başka konu da Mimar Sinan’ın da Mihrimah Sultana olan büyük aşkıdır ki, onu da gelecek sefer anlatırım. Olur mu çocuklar?

- Elbette olur Zühtü Amca. Bir dahaki sefer ben gene gelsem olur değil mi?

- Olmaz mı güzel kızım? Hatta pek ala olur.

Rus mu salatasi?

0

Rus Salatasını ilk yediğim zaman sanırım ilkokula yeni başlamıştım.

O zamanlar Urfa’da hazır mayonez bulmak pek mümkün değildi diye yılbaşı için mayonezi annem evde hazırlamış ve bu mayonezi kullanarak da Rus salatasını hazırlamıştı.

Yılbaşı menüsünde yine evde yapılmış pizza da vardı ama bu yazının asıl konusu Rus salatası.

Rus salatası; şu anda yaşadığım ülke olan Belarus’ta da sevilen bir salata ve neredeyse her
restoran menüsünde bulunabiliyor.

Ancak burada ve Rusya’da Rus salatası olarak bilinmiyor. Bu coğrafyadaki adı ‘Olivye salatası’.

Ayrıca buradaki versiyonunda, içine kimi zaman kırmızı veya beyaz et de eklendiği oluyor.

Rus Salatası olarak bildiğimiz salatanın buradaki adı ise; 1860’lı yıllarda Moskova’da bu salatayı
ilk yapan aşçının adının Olivye olmasından geliyormuş.

Aslen Fransız olan bir aşçının Moskova’da yaptığı salatayı ise Türkiye’ye Bolsevik ihtilalinden
kaçan ve İstanbul’a yerleşen Belaruslular getirmişler. Tıpkı plaj kültürünü ve tangoyu getirdikleri
gibi..

Denizi olmayan bir ülkenin insanlarının, 3 tarafı denizlerle çevrili ülkeme plaj kültürünü
getirmesi ve aslen Arjantin dansı olan tangonun da yine Belaruslular tarafından Türkiye’ye
getirilmiş olması da başka yazı konusu.

Rus Salatası soğuk savaş döneminde Amerikan Salatası olarak anılmış olsa da, son zamanlarda
Türkiye’de yeniden eski adına kavuşmuş.

Belki pek lüzum bir bilgi değil ama Rus Salatasını tekrar yediğinizde aklınızda bulunsun.

 

 

Eger…

1

Ey fikirleri zamanından öte, dehası zamandan bağımsız adem oğlu!

Eğer son nefesinden bu yana geçen onlarca yıla rağmen hala sayısız insan seni liderleri olarak görüyor, üstün karakterine saygı duyuyor, attığın temellere ve başlattığın devrimlere sahip çıkıyor, izlediğin politikalara, sanat ve ilim insanlarına verdiğin değere hürmet ediyor, askeri dehana şapka çıkarıyorsa…

Bununla kalmayıp seni idrak edemeyen zihinlerde hala bertaraf edilmesi gereken bir ideolojinin sahibi olarak görülüyor, yeri geldiğinde rant, imaj kaynağı olarak kullanılıyor, attığın temellere ve gösterdiğin hedeflere her seferinde saldırmaya çalışılıyorsa eğer…

.. senin kıymetini kelimelerimle anlatmaya benim haddim yetmez!

Sen, seni anlayanlara gönderilmiş bir armağansın.

Yerin rahat, ruhun şad olsun.

 

Hay ben senin gibi babanin…

2

Ben yaklaşık olarak 30 yaşındayım.

Doğduğum günden beri aynı evde yaşıyorum ve şüphesiz ölene kadar da bu evde yaşamaya devam edeceğim.

Zaten evimi değiştirmem mümkün değil, zira burası benim vatanım.

Ancak yazının başlığından da anlayacağınız gibi benim asıl sorunum evimle ya da kendimle değil de, babamla!

Doğduğum günden beri aynı sorun devam ediyor.

Yan mahallelerde yaşayan ve bizim evin mutluluğuna kasteden bir grup kendini bilmez eşkiya bozuntusu taa ilk günden bu yana beni rahatsız ediyor!

Kimi zaman saçımı çektiler, kimi zaman çimdik attılar, kimi zaman falçatayla yaraladılar.

Yeri geldi kolumu kırdılar, yeri geldi gözümü oydular, yeri geldi canıma kastetmeye kalktılar.

Her seferinde karşı durmaya çalıştım. Bazen korudum kendimi aslanca, kılıma bile dokunamadılar, ama bazen canım gerçekten yandı.

Canımın yandığı her noktada babam devreye girdi.

Küçük sıyrıklarım olduğunda umursamadı babam.

Falçatayla yaraladıklarında, cama çıkıp mahalleye bağırdı:

“Artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Oğlumun kanı yerde kalmayacak!”

Ya da:

“Sabrım taştı. Hainler hesap verecekler”

diye beni yatıştıracak söylemlerde bulundu.

Peki daha sonraları ne oldu?

Canıma kasteden kendini bilmezlerin abilerini aldı, bizim eve soktu. Üstüne üstlükte beni payladı. Bak bu abilerin dokunulmazlıkları var, ona gore ayağını denk al dedi.

Bununla da kalmadı ve kolumu kıran, gözümü oyan densizleri evin bahçesinde pasta böreklerle karşılayıp, gözlerimin önünde halaylar çekerek misafir etti.

Uzunca bir süre ben acılarımla yaşamaya devam ettim. Alışmıştım zaten artık kör topal yaşamaya.

Geçen hafta hemen her gün sabah akşam canıma kastetmeye devam ettiler. Artık evdekilerin de canına tak etmişti.

‘Koskoca babasın! Oğlunu her gün eşkiyalar rahatsız ediyor, sen önleyecek hiçbir şey yapmıyorsun’ dediler.

Babam artık kendisine olan tüm ümitlerimi yakan yıkan şu cümleyi sarf etti:

‘Sam amcası bana eşkiyalar hakkında hiç bilgi vermiyor ki! Ben nasıl koruyayım oğlumu?’

30 yıldır yan mahallemizde oturan o ciğersizlerden beni koruyabilmek için, taaa kıtalarca ötede yaşayan Sam amcamdan bilgi alamıyormuş.

E be baba adama sormazlar mı sen otuz senedir ne babalık yapıyorsun orada?

Kusura bakma ama bu evi terketme şansım olmadığı için şu cümleyi kapıyı çarpıp çıkmadan önce söylemefırsatım da yok.

Neyse direkt yüzüne söyleyeyim:

‘Hay ben senin gibi babanın taa….’

 

 

 

Komsum Bir Suikastciymis!

1

Martı Dergisi Ağustos sayısında yayımlanan yazımı buradan da sizlerle paylaşmak istedim.

—————-

Her ülkenin, her şehrin, hatta mahalle ve sokakların bazen beklenmeyen, bilinmeyen, oraya ait olmadığı çok aşikar ziyaretçileri olur.

 

Kimi zaman bu ziyaretçilerin; yan mahalleden, başka şehirlerden, başka ülkelerden ve hatta söylentilere gore başka dünyalardan geldikleri olur.

 

Bu satırları yazarken fark ettim ki; aslını isterseniz ben de yaşadığım bu güzel şehirde bir yabancıyım, bir ziyaretçiyim. Aslını isterseniz, yabancılığımı asgari seviyeye çekmek için Minsk’i ve dolayısıyla Belarus’u elimden geldiğince tanımak için çaba sarf ediyorum.

 

Ancak; yakın zaman once öğrendiğim ve öğrendikten sonra  hakkında birtakım araştırmalar yaptığım bir başka Minsk ziyaretçisinin, Minsk günlerinde yerelleşmek için çok fazla çaba sarf etmediğini gördüm.

 

Geçtiğimiz günlerde buradaki yerel arkadaşlarımla sohbet ederken, içlerinden birisi ‘Lee Harvey Oswald’in zamanında senin şu andaki evine çok yakın bir yerde yaşadığını biliyor musun?’ dedi.

 

Ben ve sohbete taraf olan birçok kişi ‘kiiiiiim???’ diye soruverdik.

 

Konuşma esnasında öğrendik ki; Lee Harvey Oswald, Amerika Birleşik Devletleri’nin 35inci başkanı J.F.Kennedy’nin suikastçisi olduğu iddia edilen bir Amerikalıymış.

 

Dünyanın sayısızca kez televizyon ekranlarından izlediği ve gerçekten dikkat çekici bir olayın müdahili olan ve tarihte iyi veya kötü bir şekilde yer almış birisinin, sadece iki yüz metre uzağımda ikamet etmiş olması ilgimi çekmişti.

 

Yaptığım ufak çaplı araştırmanın sonunda Likhoi’nin, (Belarus KGB’sinin dökümanlarına gore LHO bu takma isimle takip edilmiş) işlediği varsayılan suikast öncesinde iki yıla yakın bir süre Minsk’te yaşadığını öğrendim.

 

Amerikan Deniz Kuvvetlerinde asker olan LHO, 1959 yılında Finlandiya’da eğitim alma bahanesiyle ülkesinden ayrılıyor ve Helsinki’de sadece 1 günde SSCB vizesi alarak Moskova’ya varıyor.

 

Devam eden sürede Moskova’dan Minsk’e gönderilerek, burada kendisine o zamanın şartlarına gore sadece devlet ileri gelenlerinin sahip olacağı bir bölgede (Bugün de Minsk’in içinden geçen nehrin tam kıyısında ve ülkenin 0 km taşına sadece 500 metre uzakta olan) bir daire tahsis ediliyor.

 

Bugün de Minskte faaliyet gösteren, elektronik üreticisi Horizont isimli firmanın radio üretimi yapan bir fabrikasında da işe başlıyor.

 

Bir sene sonra ise Belaruslu bir kadınla evlenip, bir çocuk sahibi oluyor.

 

Soğuk savaşın yoğun olarak varlığını hissettirdiği yıllarda Sosyalizmin en büyük kalesinde bir kapitalistin bu denli rahat hayat sürmesi elbette ki; hem o tarihte hem de bugün geri dönüp bakıldığında akıllarda soru işaretleri oluşturuyor.

 

Minsk’te geçirdiği zamanlarda tuttuğu günlükte Oswald:

 

“Kazancım çok az, az olsa da harcayacak hiçbir yer yok. Burada daha fazla kalmak istemiyorum”

 

gibi bıkkınlık dolu bir edayla hep depresif bir portre çizmiş.

 

Tezat bu ya; Belarus KGB raporlarında LHO’nun Minskte yaşadığı yıllarda bir tüfek alıp fabrikasındaki atıcılık kulübünün etkinliklerine katıldığı ve atıcılık namına en ufak bir yeteneğinin bulunmadığı da yazılıyor.

 

Tarihin en önemli suikastlerinden birinin sanığının, atıcılıkta yeteneksiz biri olması ve bunun gizli isthbarat raporlarına geçmesi de enteresan doğrusu.

 

1962 yılının ortalarında çocuğu ve eşini de alarak yeniden Amerika’ya dönüyor.

 

Amerika’ya dönüşünden sonra gerçekleştirdiği ileri sürülen suikaste ve kendi ölümüne kadar Dallas, New Orleans ve Mexico’da zaman geçriyor.

 

Geçen bir yılı aşkın süreden sonra, 22 Kasım 1963 günü Dallas’ta üstü açık arabasıyla konvoy dahilinde ilerleyen başkanlık arabasına 3 atış yaptığı ve Amerika Başkanı’nı öldürdüğü iddia ediliyor.

 

Aynı gün içerisinde başka bir mahalde, bir polis memurunu yaralamaktan göz altına alınıyor.

 

Göz altındayken yapılan incelemede, başkanın suikasti sırasında o çevrede bulunan işletmelerde çalışıp, olay anı ortadan yok olan biri olarak arandığı ortaya çıkıyor.

 

Yakalanmasından sonra iki gün boyunca sorgulanıyor ve sorgu sırasında kendisine itham edilen suçlamaları reddediyor.

 

İki günün sonunda sorgulandığı polis merkezinden eyelet hapishanesine transfer edileceği sırada bir gece kulübü işletmecisi tarafından vuruluyor.

 

Vurulduktan sonra kaldırıldığı ve sadece 48 saat önce Kennedy’nin öldüğü hastanede ölüyor.

 

Yazımın başında dedğim gibi; Minsk için beklenmedik bir ziyaretçi portresi bana göre.

 

Kahramanı olduğu hayat ve kurgusu da birçok açıdan ilgi çekici.

 

Daha önce mimarisiyle ilgimi çeken ve LHO’nun yaşadığı yukarda bahsi geçen binaya, bu yazı biter bitmez gidip, binanın fotoğrafını çekeceğim.

 

Yazıya eklenmiş olan foto; yaklaşık 40 yıl sonra da olsa, Amerika Başkanı’nın süikast zanlısının bir zamanlar yaşadığı evin şimdiki halidir işte.

 

Özetle; mahalle komşularımdan biri dünyanın en meşhur suikastçilerinden biri galiba.

 

Page 1 of 2112345...1020...Last »

@abirlik

Son Yorumlar

fikiriscisi@facebook

Twitter Profile Widget

UTPW Presented by columbus water damage