Feedback

Augmented Reality ve Kontak Lensler

2

Daha önce birkaç kere yazdım.

Augmented Reality (AR) ve Kontak Lensler.

1. Yazı: Baktigim Her Yerde Bilgi Var

2. Yazı: Teknolojik His

Bu iki konseptin bir araya gelme fikri beni gerçekten çok heyecanlandırıyor. Heyecanlanma sebebim ise, bahsi geçen olguların etkin entegrasyonları. Dünya üzerinde sayısız konuda iş yapış şekillerimizin, alışkanlıklarımızın, kökten değişmesine yol açacak olması.

Aklıma bir çırpıda gelen değişiklikleri sıralamadan önce, çok yakın zamanda kontak lens piyasasına sürülen ticari bir üründen bahsetmek istiyorum.

İsviçre’nin Lozan şehrinde faaliyet gösteren Sensimed isimli kuruluş; şeker hastalığının, hastaların göz sinirleri üzerindeki tahribatını ölçebilmek için mikroteknolojik yöntemlerle yeni bir kontak lens üretti. Bu lens; 24 saat içerisinde hastalığın optik sinirlere uyguladığı basınç değişikliğini ölçerek, topladığı verileri bünyesindeki anten sayesinde kaydedici üniteye gönderiyor.

İhtiyacı olan enerjiyi ise; kaydedici ünitenin RFID anteninden kablosuz olarak sağlıyor.

Sonuç itibariyle; bu kontak lens, kablosuz olarak enerji alıp, veri gönderebilecek seviyede ve şu anda piyasada ticari bir ürün olarak satılmakta.

Demek istediğim; bu konu artık bir teori, hayal, konsept ya da prototip değil. Gerçeğin ta kendisi!

Ayrıca, aynı firma, görüntüyü LED’ler aracılığıyla optik lenslere aktarmaya çalıştığına dair bir açıklama da yapmış.

İşte benim asıl beklediğim nokta da, tam bu konu.

Haydi biraz hayal gücümüzü sıkıştıralım. ‘Kontak lens ve Augmented Reality’ işbirliğinden etkilenebilecek alanlar hakkında aklıma ilk gelen örnekler şöyle:

  • Senfoni orkestrası sanatçıları, artık konser esnasında önlerindeki notalara bakmak zorunda olmayacaklar. Çünkü notalar baktıkları heryerde olacak.
  • Araba kullanırken; dikiz aynalarına, yol bilgisayarına, hız göstergelerine veya navigasyon cihazına bakmak için gözümüzü yoldan ayırmamıza gerek kalmayacak.
  • Mobil cihazlarımızın ekrana bağımlılığı kalmayacak. Bu sayede, pil tüketim oranları ciddi anlamda düşecek.
  • Bir toplantı anında ihtiyacımız olan bilgiler, kimse farketmeden gözümüzün önünde olacak.
  • Sunum yaparken, perdeye ya da bir başka ekrana bağımlılığımız kalmayacak.
  • Penaltı kullanan futbolcu; rakip kalecinin önceki penaltılarda hangi köşeyi daha çok kapatmaya çalıştığı bilgisine, istatiksel olarak erişicek.
  • Öğrencilerin, sınav esnasında kopya şansları artacak.
  • Sinemalarda 3D gözlüklerin dağıtılmasına gerek kalmayacak.
  • Belki de, gözler artık sevgililere yalan söyleyebilecek.
  • Basılı dökümanlara gerek kalmayacak. İndireceğimiz e-kitapları istediğimiz heran okuyabileceğiz.
  • Görme özürlüler için büyük kolaylıklar sağlanabilecek.

Belki de, yukarıda sıraladığım işlemler için gözümüzün açık kalmasına dahi gerek kalmayacak.

Sadece 3-5 dakika içerisinde aklıma gelen bu maddelere, yenilerini eklemek çok çok basit. Bir defa istenen görüntü taşınabilir olsun. Devamı çorap söküğü gibi gelecektir.

Elbette bu teknoloji, birçok temel düzeni sarsacak ve kuralların yeniden yazılmasına sebebiyet verecek.

Örnek olarak öğrencilerin sınav yöntemlerinin; bilgiye dayalı bir şekilden, bilginin işlenmesine dayalı yöntemlere taşınması gerekecek.

Zira, tüm öğrenciler, gerekli teçhizatlarla, bilgiye anlık ulaşabilir durumda olacak. Aralarındaki farkı ise; doğru bilgiyi bulabilme, bulunan bilgiyi analiz edip işleyebilme ve çıktıları ihtiyaç yönünde etkin şekilde kullanabilme yeteneği oluşturacak.

Sonuç itibariyle benim öngörülerim; bu teknolojinin günlük hayatta, yukarıda örneklerini verdiğim alanların kimilerinde ve çok basit uygulamalarla, 2015 öncesinde kullanılabilir olacağı yönünde.

AR ile başlayacak yeni sürece ayak uydurabilecek olanlarımız, rakiplerine karşı çok ciddi bir rekabet avantajı sağlayacak.

Peki; sizden yukarıdaki örneklere katkıda bulunmanızı istesem, ne dersiniz? Var mı aklınıza gelen birkaç farklı uygulama alanı?

2010′da Internet

0

İnternet artık hayatımızın odak noktası. İster profesyonel, ister sosyal hayatımızda internet olmadan anı geçirmek, gerçekten çok zor.

Bakalım bu kadar önem taşıyan internet aleminde geçtiğimiz yıl neler olmuş. Kimi istatistikler beni gerçekten şaşırttı.

E-Posta

  • 2010 içerisinde gönderilen e-posta sayısı: 107 Trilyon
  • Günlük e-posta sayısı: 294 Milyar
  • Dünya çapındaki e-posta kullanıcılarının sayısı: 1.88 Milyar (2010′da 400 milyon yeni kullanıcı)
  • Günlük spam mail sayısı: 262 Milyar (Toplam mail sayısının %89.1′i.)
  • E-posta hesap sayısı: 2.9 Milyar (%25′i kurumsal )

Web Siteleri ve Alan İsimleri

  • Aralık 2010 itibariyle web sitesi sayısı: 255 Milyon
  • 2010′da açılan web sitesi sayısı: 21.4 Milyon
  • ‘.Com’ , ‘.Net’,  ’.Org’ uzantılı alan adları sayısı: 88.8 Milyon, 13.2 Milyon, 8.6 Milyon

Internet Kullanıcıları

  • Dünya çapındaki internet kullanıcılarının sayısı: 1.97 Milyar
  • 2010′daki artış miktarı: %14
  • Asya: 825.1 Milyon
  • Avrupa: 475.1 Milyon
  • Kuzey Amerika: 266.2 Milyon
  • Latin Amerika: 204.7 Milyon
  • Afrika: 110.9 Milyon
  • Orta Doğu: 63.2 Milyon
  • Avustralya: 21.3 Milyon

Sosyal Medya

  • Blog sayısı: 152 Milyon
  • Twitter’dan gönderilen tweet sayısı: 25 Milyar
  • Yeni Twitter hesap sayısı: 100 Milyon
  • Eylül 2010 itibariyle Twitter hesap sayısı: 175 Milyon
  • Facebook hesap sayısı: 600 Milyon,
  • 2010′da Facebook’a katılan kullanıcı sayısı: 250 Milyon
  • Facebook’ta paylaşılan aylık ortalama içerik sayısı: 30 Milyar

Video ve Fotograflar

  • Youtube’da bir günde izlenen video sayısı: 2 Milyar
  • Youtube’a dakika başı yüklenen videonun toplam süresi: 35 Saat
  • Facebook üzerinden izlenen aylık video sayısı: 2+ Milyar
  • Facebook’a yüklenen aylık video sayısı: 20 Milyon
  • Flickr’da saklanan fotoğraf sayısı: 5 Milyar
  • Flcikr’a dakikada yüklenen fotoğraf sayısı: 3000+
  • Facebook’a yüklenen aylık fotoğraf sayısı: 3 Milyar
  • Facebook’a yüklenen yıllık  fotoğraf sayısı: 36 Milyar

Rakamlara bakıldığında; internetin kocaman bir derya olduğunun ve içerisinde gerçekten çok büyük bir içerik barındırdığın farkına daha iyi varıyor insan.

Bu detaylı istatistikleri edindiğim kaynak: ‘Pingdom.com’.

Orjinal yazının linki ise: http://royal.pingdom.com/2011/01/12/internet-2010-in-numbers/

Daha detaylı bilgiye ve onların kullandıkları kaynaklara da, yukarıda yer alan linkten erişebilirsiniz.

Yeni Nesil

0

Bizler, bir önceki nesilden daha öndeyiz. Bizden önceki nesil de, kendilerinden bir öncekinden daha öndeydi.

Önümüzdeki nesil ise, bizden çok daha önde olacak.

Görünen o ki; bir önceki neslin bir sonrakini geçmesi boynuz kulak ilişkisi, yani olağan bir süreç.

Bu süreçte değişen en önemli nokta ise, önceki neslin bir sonrakini yakalama hızı ve yakaladıktan sonra attığı fark.

Bu değişkeni hiç yabana atmadan çok ciddiye almamız lazım. Zira yeni nesili yetiştirecek, yönetecek, yönlendirecek olan bizlerin; onların öğrenme, algılama, düşünme ve harekete geçme hızlarına ayak uydurup tatmin edici içerikler ve yöntemler geliştirmesi gerek.

Bunun yanında; daha önce yayınladığım (Yeni Rakiplerimiz Çocuklar) yazımdaki gibi; yeni nesil bizler için çok ciddi rakip aslında. Kendimizi bu rekabete karşı da hazırlamamız gerektiği de, kaçınılmaz bir gerçek.

Bugün, son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmlerden birini izledim. Filmin adı: Temple Grandin. (IMDB Linki) Günümüzde özellikle hayvancılık alanında dünyada ismi gayet iyi bilinen otistik bir bilim kadının hayatını anlatıyor.

Filmde; okulla arası hiç de iyi olmayan Temple’ın, Fen Bilimleri öğretmeni tarafından nasıl doğru şekilde yönlendirildiğini görülüyor. Diğer insanlardan farklı olan düşünce yapısı ile yaptığı gözlemler ve literatüre geçen buluşları da, gayet akıcı şekilde aktarılmış.

Filmi bir şekilde bulup izleyemezseniz eğer, size tavsiyem Temple Grandin’in yukarıda yazdıklarımın temelini destekler  şekilde TED’de yaptığı konuşmayı aşağıdaki videodan izlemeniz.

Günün sonuna baktığımızda bizi ciddi anlamda zorlayacak bir nesille karşı karşıyayız. Umarım onlara sağlam temellerle karşılık verebiliriz. Bu sayede geleceğin dünyası çok daha yaşanabilir olur.

1. Yas :)

4

www.fikiriscisi.com 1 Yaşında.

9 Ocak, fikiriscisi.com’un doğum günü.

Bu yazıya kadar geçen zaman içerisinde, farklı konu başlıkları altında 58 adet yazı yazılmış.
Umarım, ikinci yaşında ilkinden daha fazla içerik sağlayabilirim.

Benim için fikiriscisi.com’un en büyük faydası, burayı canlı tutabilmek adına okumamı ve araştırmamı sağlaması.

Yazı yazmak en büyük terapim, bu sebepten burası benim için vazgeçilemez bir yer.

Nice yıllara olsun fikiriscisi.com :)

Istiklal Muhafizlari

4


Virane bir adam gibi o sokak senin bu sokak benim diyerek dolanıp duruyorum sabahın ilk ışıklarından bu yana.

Arıyorum, soruyorum, bulmaya çalışıyorum.

Genç, ihtiyar, çocuk, kadın, erkek önüme kim çıkarsa naif bir dille sormaya çalışıyorum:

- “A güzel insan Cadde-i Kebir nerededir, bilir misin??”

Hemen hepsi şaşırıyor, hatta ürküyor… Kimisi kaile almıyor, kimisi duymazlıktan geliyor, kimisi ise acıyarak bir bakış atıp, yoluna gidiyor.

Sabah saatlerinde işlerine, okullarına yetişmeye çalışan insancıklar onca telaş içinde anlamsız bir soruya pek de itibar etmiyorlar doğrusu.

Olumlu hiçbir karşılık alamayınca şevkim de kırılır gibi oluyor. Çaresiz şekilde ve biraz da bilinçsizce yürümeye devam ediyorum.

Güneş iyice yükseliyor. Sokaklardaki o sabah kalabalığı da yerini nispeten sessizliğe bırakıyor.

Sokağın sessizliğini, karnımdan gelen kazıntı sesleri bozunca birden kahvaltı yapmadığımı hatırlıyorum.

Bereket, karşı kaldırımda bir simitçiyi fark ediyorum. Camekanlı arabası içinde simit satan, kırmızı yemenisini boynuna sarmış tombul teyzeye yanaşıp bir simit istiyorum.
Simit arabasının camına, üzerinde Atamızın silüeti olan Türk Bayrağını yapıştırmış ablam. Bayrağa bakıp gülümsüyorum, simitçi abla da bana bakıp gülümsüyor.

Simidimi alıp yürümeye devam ediyorum.

Bulduğum ilk banka oturup mideme kendimi affettirmeye çalışıyorum. Derken kulağıma bir ses çalınıyor.

Ağır aksak bir baston sesi yaklaşıyor, yaklaşıyor, yaklaşıyor… Yanı başımda duruyor baston.

Baston sahibi derin bir nefes veriyor, verdiği nefesi geri alıp:

- Sabah şeriflerin hayrolsun delikanlı, oturabilir miyim?

- Günaydın bey amca buyur.  Şeref verirsin.

- Sağol evladım.

Amca yanıma oturuyor. İki dirhem bir çekirdek.

Elindeki baston siyah renkte. Çok güzel işlemeler var üstünde. Bastonun topuzunda ise çift başlı bir kartal var.

Üzerinde, yelekle kombinlediği açık gri bir takım elbise var. Bastona yakın renklerde kemer ve ayakkabılar ile de tam bir İstanbul beyefendisi görünümünde.

Başındaki fötr ise giydiği kaliteli takım elbiseyle aynı renk. Fötr şapkanın şeridi ve kravatı da belli ki aynı kumaştan yapılmışlar.

Kendisini süzdüğümü fark ediyor. O da beni inceliyor belli. Ama üstüm başımdan ziyade ruh halimi tahlil edermiş gibi bir hali var.

Sorduğu soruyla beni haklı çıkarıyor.

- Ne o delikanlı? Pek bir dalgın, düşünceli oturuyorsun. Bir derdin mi var?

Yılların tecrübesi tabi, diye geçiriyorum içinden. İhtiyar delikanlı hemen çözdü beni.

- Sorma Bey Amca. Bir soru var aklımda, çok düşündüm cevap bulamadım. Çok sordum, cevap alamadım.

Gülümsüyor:

- Hangimizin soruları yok ki? Bir de bana sor bakalım sorunu, belki cevabın bendedir.

- Sorumdan önce tanışalım. Ben Ali, Ali Kako. Hemen bir alt sokakta oturuyorum.

Bir süre duruyor.

- Enteresan adın varmış Ali Kako. Ben de Zühtü, hemen bir üst sokakta oturuyorum. Memnun oldum.

- Ben de memnun oldum.

Tokalaşıyoruz.

- Haydi sor bakalım, merak ettim sorunu.

Ümitle sabahtan beri olur olmaz herkese sorduğum soruyu yeniden soruyorum.

- Cadde-i Kebir nerededir Zühtü Bey Amca, biliyor musun??

Kocaman bir kahkaha atıyor yaşından beklenmeyecek bir dinçlikle. Ben de gülümsüyorum onun kahkahasıyla.

-  Biliyorum elbet Ali, nasıl bilmem. Tam 54 sene orada çalıştım ben. Küçük bir çocukken girdim Terzi Agop’un yanına sonra kendi terzi dükkanımı açtım o caddede. Dile kolay İstiklal Caddesinde tam 54 sene terzilik yaptım ben.

-  Efendim efendim? İstiklal caddesi mi? Anlamadım.

-  Anlaşılmayacak bir şey yok çocuk. Cadde-i Kebir, İstiklal Caddesi’nin Cumhuriyet öncesi adıdır.

Şaşkınlık yüzümde bir yağlı boya tablo gibi tüm hatlarını iyice belli ederken sırtımı yaslıyorum iyice banka.

Sesinde sanki kendinde kızarmışçasına bir tınıyla:

- Nasıl da özledim İstiklal’i. Kaç yıldır uğrayamadım.

Bir anda gözüm parlıyor ve;

- Gitsek mi acaba???

- Efendim?

- Zühtü Amca, hadi kalk gidelim İstiklal’e.

Asıl parlayan gözü o anda görüyorum.

- Neden olmasın?

Bir anda ayaklanıyoruz. Minibüsle Kadıköy, vapurla Karaköy yapıp. Tünele giriyoruz.

Vapurda 72 yaşında olduğunu öğreniyorum. 10 yaşında Rum bir terzinin yanında öğrenmiş zanaatini. 18 yıl ustasının yanında çıraklık ve kalfalık yaptıktan sonra, kendi terzi dükkanını açmış başka bir sokakta. 2002 yılında artık yeter demiş, terziyi devretmiş, kızı ve torununa yakın olabilmek için Anadolu yakasına taşınmış.

Tüneldeki yolculuğumuz sonunda soluğu İstiklal caddesinin kimine göre sonu, kimine göre başı olan Tünel Meydanında alıyoruz.

Yoruldu mu diye göz ucuyla bakarken ben, Zühtü Amca bir yandan hızlıca yürüyüp bir yandan anlatmaya başlıyor:

- Ali Kako, burada bir ömür yaşadım ben, dile kolay 54 yıl geçti kesintisiz. Başımdan geçenleri bir ben bilirim bir de Muhafızlar.

-  Muhafızlar mı? Ne muhafızı?

Derken de içimden “Zühtü Amca herhalde gençliğinde olmadık işlere karışmış” diye geçiriyorum.

Sorum karşısında duruyor ve bastonuyla Tünel binasının hemen yanındaki binanın birinci katını işaret ediyor.

Dikkatlice bakıyorum.

Pencerenin üstüne bak Ali.

Aldığım yönlendirmeyle pencerenin üstündeki kadın büstünü görüyorum.

-  Bak, İstiklal boyunca bu muhafızların türlü türlüsünü görürsün. Kimisi kadın, kimisi erkek. Kimisi iblis, kimisi melek. Kimisi grup halinde, kimisi hep yek.
Bu muhafızlar, yıllardır, on yıllardır, belki yüz yıldır İstiklal’i korur, kollar, gözler. Ne olup biterse hepsini görür, duyarlar.

Benim de hepsiyle ayrı bir hatıram vardır.

Misal, şurada ki sakallı olan, yaptığım çapkınlıkları hep benim hanıma yetiştirirdi.

Bunları söylerken bir yandan gülüyor bir yandan da göz kırpıyor.

Ben hayretler içinde etrafımdaki binaları inceliyorum hızlıca.

Şaşkın şaşkın;

-  Zühtü Amca, defalarca İstiklal’e gelmişimdir ama ilk defa dikkatimi çekti bu heykeller.

Hiddetli bir edayla;

-  Ne heykeli yahu..? Onlar muhafız, muhafız. Hepsinin ayrı bir bölgesi var.

Hepsinin ayrı hikayesi..

Bastonuyla Taksim yönünü işaret ederek;

-  Gel yürüyelim şöyle.

Kısa bir yürüyüşten sonra eski, harap, sanki yangından çıkmış bir binanın önünde duruyor:

-  Bak, bu binanın muhafızları benim en çok çekindiğim muhafızlardır

Gözüm binayı tararken, koca binanın tepesinde iki muhafız görüyorum.

Bir yandan Zühtü Amca anlatıyor:

- Bu binanın adı ‘Botter Apartmanı’. 19. yy’da zamanının en meşhur terzisi Jean Botter tarafından yaptırılan bu bina Botter ailesinin hem özel hem de mesleki yaşamına hizmet etmiş. Hollanda’dan İstanbul’a göç eden bu ünlü terzi, İstanbul’un kaymak tabakasına ve hatta Sultan Abdulhamid’e de terzilik yapmış.

Ne de olsa ben de zanaatkar bir insanım. Bu muhafızların beni zanaatimle ilgili izlediğini ve her sabah-akşam terzilikte ne kadar ilerlediğimi sorguladıklarını bilirdim.

Yıllardır İstanbul üst kademesinin moda anlayışına yön veren bu binanın muhafızlarından da başka bir takip beklenmezdi doğrusu.
Yavaş yavaş ilerliyoruz. Zühtü Amca’ya kalsa bir çırpıda meydana varacak ama ben tüm binaları detaylıca incelemeye çalışıyorum, caddenin bir sağına bir soluna geçerek.

Yola devam edip biraz ilerde bir kilise önünde yeniden duruyoruz.

‘Santa Maria Draperies Kilisesi’

Kilise girişinde dua eden Meryem Ana heykelini işaret ederek:

- Bu kilisenin önünden geçerken aklıma hep annem düşerdi. Sanki sabah sabah hayır dualarını bana buradan gönderirmiş gibi düşünür, içimi bir huzur kaplardı.
Ayrıca bu kilise dünyada üzerinde bir halifenin adının yazılı olduğu tek kilisedir. Daha önce farklı yerlerde 2 defa inşa edilen bu kilise buradaki yerine geldiğinde bir yangınla harap olmuş. Yeniden yapılmasına ise Sultan Abdülhamid izin verdiği için adı giriş üzerinde yer alan levhada yazılıdır.

Zühtü Amca beni tarih içinde çok eğlenceli ve eğitici bir gezintiye çıkarmış gibiydi adeta. Yolumuza devam ediyoruz..

Odakule’yi geçip, Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin önünde yeniden duruyoruz. İngiliz Konsolosluğu’na giden sokağın İstiklal Caddesi ile kesiştiği köşedeki dar cepheli binaya bakıyor bu sefer.

Başlıyor anlatmaya;

- Muhafızların varlığını ilk olarak bu iblisle fark ettim. Korkutucu gibi görünmeye çalışan şapşal bir şeytan işte. Sonra sonra, çok yakın arkadaş olduk.
Gülmeye başlıyor ve;

- Mektepli koydum adını. Mektepli ile her sabah selamlaşır gecenin havadislerini alırdım ondan.

Kendi kendine mırıldanarak;

- Selam olsun Mektepli! Var mı yeni havadisin bana? Yoksa sen de ben gibi emekli mi oldun bre iblis.
Peh, İblisler hiç emekli olur mu?

Birkaç adım daha atıp Galatasaray Lisesi’nin önüne geliyoruz.

Önünden geçerken Lise kapısının yanındaki balıkları gösteriyor.
- Bak, bu balıklar da talebeleri takip ederdi.

Uygunsuz bir hareketleri olursa olanı biteni muallimlere aktarırlardı.

Dersi kıranların vay haline. Anında istihbarat ulaştırılırdı yönetime.

Yürümeye devam ediyoruz.

Birkaç adım atıyoruz ve hemen durup tam cepheden lisenin karşısında kalan Beyoğlu Han Binası’na dikkatlice bakıyor.

- Ali; İstiklal üzerindeki belki de en yakışıklı Muhafızlar Beyoğlu Handa yaşar diyor. 1800’lü yılların sonuna doğru yapılmış bu bina. İlk yapıldığı yıllarda giriş katında atların bağlandığı bir bölüm ve hemen üstünde de at sahiplerinin gecelemesi için odalar bulunurmuş.
Tam bir han anlayacağın.

Ama şimdi atların olduğu yerde bir pastane, odaların olduğu yerde de gelinlik mağazası var.

Dedim ya en yakışıklı muhafızlar bunlar diye. Belki de seyahat esnasında gelip burada kalmaya karar veren kervanlarla gelmişlerdir diye düşünürüm hep. Ne dersin olabilir mi??

- Olur tabi Zühtü Amca olur… Neden olmasın?

Ben, gördüklerim, duyduklarım ve Zühtü Amca’nın heyecanlı sesi karşısında adeta bir masaldaymış gibi ağzım kulaklarımda şaşkın şaşkın etrafa bakarak, Terzi Zühtü’nün peşinde yürümeye devam ediyorum.

Yüz metre ilerliyoruz. Çiçek Pasajı’nın önünden geçerken Zühtü Amca’ya bakıyorum. İstiklal’in neredeyse simgesi olan bu binayı Zühtü Amca’nın pas geçmesi dikkatimi çekiyor.

- E Çiçek Pasajı?

Dertli, dertli;

-Devam et evlat o hanımları sevmem. Bana olmadık anıları hatırlatıyorlar.

Basmamam gereken bir damar olduğunu fark ediyor ve devam ediyorum.

Bir sonraki durağımız, ‘Yeşilçam Binası’ oluyor. Pek heybetli ama bir o kadar bakımsız binanın önünde duruyoruz.

- Kimler geldiiii, kimler geçti buradan. Önünden her geçişte ayrı bir meşhur simayı görmek mümkündü buralarda.

Ünlü simaları bir kenara bırak, bu binanın asıl meşhur olan kısmı yine muhafızlarıdır. Sağına ve soluna melekleri almış şeytanı görüyor musun?

İyilikle kötülüğün bir arada olduğu nadir muhafız birliklerinden biridir Yeşilçam Muhafızları. Tıpkı bizler gibi aslında. Hepimiz ne tam iyiyiz ne tam kötü. Ne meleğiz, ne şeytan.

Sağ ve sol omuzlarda, kulağımıza fısıldayanlar işte yukardan bizi kolluyorlar bak. Şeytan’ın keyfi pek bir yerinde gibi. Neden acaba Ali? Neden dersin?

Gülüyoruz karşılıklı imalı imalı.

Muhafızlar hakkında konuşa konuşa ilginç yolculuğumuza devam ediyoruz. İrili ufaklı hikayeler anlatmayı bırakmıyor Zühtü Amca.

Taksim Meydanına yaklaştıkça adımları ağırlaşıyor.

İç geçire geçire;

- Nede olsa yaşın verdiği bir yorgunluk var artık.

…..

- Ali; yolumuzun sonuna geliyoruz. Sana en kıymetli muhafızı göstereceğim. Zaten en kıymetlisi olduğu için de onu sona bıraktım.

İyice meraklanıyorum.

Fransız Konsolosluğu’nun da önünden geçip Taksim Meydanına çıkıyoruz.

Cumhuriyet Anıtı’na doğru ilerliyoruz. Anıtın önüne gelince şapkasını çıkarıp başıyla saygısını belirten bir selam veriyor.

Bana dönüp; işte İstiklalimizin en büyük muhafızı, diyor.

Mustafa Kemal!

Gecen seneden bir gun sonrasi

0

31 Aralık Cuma sabahıyla, 01 Ocak Cumartesi sabahında ne fark olacak?

Söyleyeyim, ‘HİÇ’ fark olacak.

HİÇ!

Güneş yine aynı yerden doğacak, sen yine aynı beklentilerle çıkacaksın yataktan..Yüzünü yıkadığın su aynı olacak, yine normal bir Cumartesi sabahı yaşayacaksın.

Ama bir gece önce köhneleşmiş, eskimiş, miyadını doldurmuş bir yılı, geride bırakmış olacaksın.

Psikolojik olarak, bir milattır yılbaşı insanlar için.

Her şeyi temizleyip, kötü günleri arkada bırakmalarına vesile olur.

Bir çizgidir, geçtiğimiz yılın üzerine çekilen.

Ya da renkli ve parlak bir kurdeledir arkada kalan, 365 günü anılar rafına kaldırmak üzere bağlanan.

Önündeki yıl için ümit etme bahanesidir, yılbaşı.

Daha başarılı, daha sağlıklı, daha dirayetli, daha mutlu, daha huzurlu olabilmeye inanmak için, bir sebeptir hatta..

Enseyi karartmamak için önemli bir umut ışığıdır yeni yıl.

Yeni yılda; ümitleriniz, sağlığınız, huzurunuz, ışığınız daim olsun dostlar!

Yeni yılınız yeniliklerle dolu olsun :)

IBM’in 2015 icin 5 ongorusu

0

IBM, geçtiğimiz günlerde, önümüzdeki beş yıl içerisinde insanların yaşama, çalışma ve sosyal hayat biçimlerini değiştirmesi potansiyeline sahip, beş farklı teknolojik inovasyon öngürüsünü açıkladı.

Bu yıl beşincisinin açıklandığı beş maddelik ve beş yıllık öngörüye verdikleri isim ise:

‘Next Five in Five!’

Liste şu şekilde:

  • Arkadaşlarınızla 3D olarak etkileşime geçeceksiniz.
  • Nefes alan piller üretilecek.
  • Gezegenimizi kurtarmak için bilim adamı olmaya gerek kalmayacak.
  • Ev-iş arası yolculuklarınız kişiselleşecek.
  • Bilgisayarlar şehrin yardımcı enerji kaynakları olacaklar.

Şimdi gelin yukarıda sıralanmış maddeleri raporda yazıldıkları şekilde biraz detaylandıralım.

Arkadaşlarınızla 3D olarak etkileşime geçeceksiniz:

3D filmlerin sinema salonlarından evlerimizin salonlarına giriş yaptığı şu günlerde 3D ve holografik kameralar da, çok daha sofistike ve minyatür boyutlara ulaşmaya başlıyor. Gelişen bu teknoloji sayesinde, artık cep telefonları ekranlarının ve kameralarının sahip olacağı yeni 3D becerileri sayesinde; insanların görsellerle etkileşimi, sevdikleriyle iletişimi ve web dünyası kullanımları, alışkanlıklarımızın çok daha üstünde şekillenecek gibi görünüyor.

Bilim adamları ayrıca verilerin 3D olarak modellenmesi ve görselleşmeleri üzerinde de çalışmaktalar. Mimari tasarımların bir adım daha içine girmek, bir salgının yerküre üzerindeki dağılım haritası veya sosyal ortamlarda trend konuların görselleştirilmesi gibi birçok farklı alanda, 3D modellemeye gidilmesi konusunda çalışmalar hızla devam etmekte.

(Verinin çeşitli yöntemlerle 3D hale getirilmesi hakkında Nisan 2009’da yazdığım bir yazıya buradan ulaşabilirsiniz.)

Nefes alan piller üretilecek:

Hepimiz diz üstü bilgisayarlarımızın şarjlarının gün boyu gitmesini istemişizdir. Cep telefonumuzun şarjlarının ise vücut hareketlerimiz ile yeniden dolmasını, yine birçoğumuz hayal etmişizdir.

IBM araştırmacılarına göre; önümüzdeki beş yıl içerisinde transistor ve pil teknolojileri alanlarında gerçekleşecek yenilikler ile pillerin ömürleri on kata kadar artacak. Hatta daha iyisi; kimi durumlarda küçük cihazlar, pillere dahi ihtiyaç duymaz hale gelecek.

Bugün kullandığımız ağır lityum-ion pillerin yerine, bilim adamları soluduğumuz hava ile etkileşime geçerek, enerji üretebilecek piller üzerinde çalışmaktalar.

Gezegenimizi kurtarmak için bilim adamı olmaya gerek kalmayacak:

Herbirmiz bir bilim adamı olmasak da, hepimiz yürüyen sensörler olacağız. Beş yıl içerisinde telefonlarımızdaki, arabalarımızdaki, cüzdanlarımızdaki algılayıcılar çevre şartları hakkında bilgileri toplayarak, bilim adamlarına çevremizin gerçek zamanlı bir resmini sunabilir hale gelecek. Hatta bu verilere bireylerin twitter mesajları da ciddi girdiler sağlayacak.

(GE’nin bu konudaki çalışmaları hakkında Nisan 2009’da yazdığım diğer bir yazıya da buradan ulaşabilirsiniz.)

Bu sayede bireyler; küresel ısınma ile savaş, yok olmaya yüz tutmuş türleri koruma, istilacı bitkilerin tespiti gibi konularda mücadele için de, kendilerine yer bulacak konumda olacaklar.

Ev-iş arası yolculuklarınız kişiselleşecek:

Sabah-akşam gidip gelmek zorunda olduğunuz yol üzerinde hiç trafik sıkışıklığı, yol inşaatı, yoğun yolcu yükü olmadığını ve bu sayede işe geç kalma gibi bir derdinizin olmadığını düşünün.

Önümüzdeki beş yıl içerisinde yeni matematiksel modeller kullanan IBM analiz teknolojileri sayesinde, aynı anda birden fazla senaryo incelenecek ve bir noktadan diğer bir noktaya ulaşımın en verimli rotası çizilecek. Bu analizlerde trafik kazaları, yolcu lokasyonları, yapılan ve planlanan yol inşaatları, haftanın en yoğun günleri, ortalama mesai saatleri, trafiği etkilemesi olası lokal olaylar, alternatif ulaşım yolları, park imkanları ve hava durumu gibi girdiler incelenecek.

Ayrıca yeni analiz sisteminin en önemli özelliği ise öğrenebilme yeteneği olacak. Bu sayede geçmiş datayı incelerken, zaman içindeki tecrübelerini de hali hazırdaki verilerle harmanlayabilecek.

Bilgisayarlar şehrin yardımcı enerji kaynakları olacaklar:

Bilgisayarlar ve veri merkezleri alanlarında gerçekleşen inovasyonlar sayesinde sistemlerin ürettikleri sıcaklıklar, kışın ısınma yazın ise serinleme amaçlı kullanılacak.

Örnek vermek gerekirse; bir veri merkezinin kullandığı enerjinin ortalama olarak %50’si, klimalar tarafından kullanılılıyor. Sistemleri soğuk tutabilmek için ortamdan uzaklaştırılan sıcak hava ise direkt olarak atmosfere salınarak, ziyan ediliyor.

Araştırmacılar, bu tarz enerji israflarını verimli alanlara yöneltmek için yeni teknolojiler üretmek için çalışıyorlar.

Örneğimizde belirtilen ziyan olacak sıcak havayı çok verimli şekilde kullanabilecek yeni çipler vasıtasıyla, su veya ortam ısıtabilecek üniteleri kullanmamız önümüzdeki beş yıl içersinde mümkün olacak.

Bu yıldan bakınca; 2016’ya kadar olacak değişiklikler, IBM insanlarınca özetle bu şekilde öngörülmekte.

Bakalım seneye yayınlanacak ‘Next Five in Five’ta neler olacak?

2010′un notunu verdim.

4

2010 biterken geriye dönüp bakınca, şahsım adına gördüğüm manzaradan memnun olmamam caiz
tabirle, ayıp olurdu.

‘Ama çok da güzel geçti, aman ne harika bir yıldı’ dersem de bu sefer mübalağa olur.

Bu akşam, 2010 yılını kendi adıma çok hızlıca bir değerlendirdim.

Yıllardır hayalini kurduğum şeyi gerçekleştirdiğim bir yıl olarak etiketleyebilirim, geride kalan 365
günü..

Nou Camp’ta maç izlemiş olmak benim adıma 2010 yılının en unutulmaz detayıydı.

2010, “ortalama” bir yıl olarak geride kalmış olsa da, iniş ve çıkışları, derinlik ve yükseklikleri
arasındaki farklar, bu yılı zorluk derecesi yüksek bir yıl olarak kayıtlara almama sebep oldu.

İş hayatı, alışık olduğum bir yoğunluk ve biraz da rutinlikle devam etti. Çok heyecan yaratan konular
olmasa da, geleceğe ümitle bakmama imkan sağlayan kimi gelişmeleri çıkarttı karşıma.

Sosyal hayat açısından bakmak gerekirse; ön plana çıkan ilk nokta, daha önce hiç etmediğim kadar
seyahat ettiğim gerçeğiydi. 2010 yılı içerisinde 5 farklı ülkeye seyahat ettim. (Kişisel rekorum :) )
Bunun yanında, ülke içerisinde de çokça dolandım diyebilirim.

Hayatıma giren ve çıkan kimi kimselerin olduğu bir yıldı 2010. Yakın arkadaşlıklar kurduğum,
yakınlaşmalar yaşadığım, uzaklaşan yakınlarımın olduğu, uzakta kalanların yakınsama içerisine girdiği
bir yıldı işte. Bu açıdan daha öncekilerden pek farkı yok açıkçası. (Bkz: 2009, 2008, 2007, …)

2010 yılı içerisinde elimde patlayan bir bireysel sosyal sorumluluk projesi yaşadım. Hedefi naif ve iyi
niyetli olsa da, kurgu ve detaylara fazla önem vermemem, aceleci davranmam ve altyapısını etkin
kurgulamamam gibi sebeplerden ötürü, “Fikir Ormanı” adlı sosyal sorumluluk projesi, beklentilerimin
çok çok altında bir geri dönüş alarak tarih oldu. Tek olumlu yanı bu konuda kazandığım tecrübe diyebilirim.

Bir diğer yandan fikiriscisi.com’un kuruluşu ile birlikte 2010 yılı içerisinde bu yazı da dahil olmak
üzere ,57 adet yazı yazmışım. Ortalamaya vurursam, yaklaşık olarak haftada bir yazı demek bu.
2011’de bu ortalamayı daha yukarıya çekmem lazım.

Sonuç itibariyle yapmak isteyip yapamadıklarımın olduğu, hiç hesapta olmayan şeylerin gerçekleştiği
ortalama bir yıl olan 2010 geride kalırken, kendisine 10 üzerinden 6 veriyorum!

Ancak yanlış bir anlaşılma olmasın, bu notu 2010 tek başına almadı. Bu not ‘benim notum’ aslında.

‘Yılım sana söylüyorum, Ayhanım sen anla’ notu :)

Son olarak enseyi karartmadan yeni yıla bakma noktasındayım.

2011 ola hayrola..!!!! :)

Ben son rakamı tek sayı olan yıllardan pek haz etmem açıkçası ama bundan 2011’in haberinin
olmasına gerek yok, değil mi? ;)

EK (30.12.10): 2010 içinde unuttuğum ama benim için önemli iki nokta var, ilki başladığım Yüksek Lisans programı, ikincisi, aldığım motor ehliyeti :)

Yeni nesil tercume!

0

Augmented Reality denince ve bu alanda yeni bir uygulama görünce gerçekten çok heyecanlanıyorum.

Hele bir de bu uygulamalar iPhone üzerinden tecrübe ediliyorsa benim için çok daha fazla dikkat çekici oluyorlar :)

İşte bu alanda karşılaştığım en son AR aplikasyonu.

Word Lens!

Görür görmez deneyeyim dedim. App Store’a girip uygulamayı aratınca ücretsiz olduğunu görmek çok daha fazla keyif verdi ilk başta.

Ancak gelin görün ki ücretsiz versiyonunda sadece orjinal yazının tersten yazılmışını getiriyormuş. İSP-İNG sözlük için ise 4.99 USD bir bedel talep ediyor.

Değer mi derseniz, bence kesinlikle değer!

Buyrun videosunu izleyin. Siz de merak ederseniz en azından ücretsiz versiyonunu indirerek deneyin derim!

Augmented Reality ile alakalı ilginizi çekebilecek yazılar:

Teknolojik His

Baktığım Her Yerde Bilgi Var

AR ve Pazarlama

Eksik olmayasin

0

Tam 16 yıldır her gece baş ucumda sönen bir ışık var.

Çok uzun süre yanmaz bu ışık. Verdiği loş ışığın süresi kısa olsa da istikrarı kuvvetlidir.

Gecelik 25-30 dakika yanar. Bu kısa dakilalar belki de günün en verimli dakikalarıdır benim için.

Birçok insanın hayatında kendileri için önemli yer tutan nesneler vardır.

Kimi için bir tablo, kimi için bir koltuk, çay bardağı, kültablası, gardrop, kişisel bilgisayar, duvar saati, vs..

Benim ise gerçekten olmazsa olmazımdır baş ucumdaki okuma ışığı.

Tam 16 yıldır her gece baş ucumda sönen bir ışık var.

O sönen ışık ki benim hayatımı en çok aydınlatandır.

Nice kitapları birlikte bitirdiğimız okuma ışığım, eksik olmayasın.

Page 5 of 15« First...34567...10...Last »

Son Yorumlar

fikiriscisi@facebook