Feedback

Cingene Vapuru

1

-         Alo, Kakocum, 40 dakika sonra Harem İskelesinde buluşalım. Geç kalma, tamam mı?

-         Tamam Zühtü Amca!

-         Haydi görüşürüz.

Zühtü Amca iskeleye çağırdığına gore, görünen o ki yine Boğaz’ı geçeceğiz.

-         Zühtü Amcaa!

-         …

-         Zühtü Amca buradayım.

-         Ooo evlat; sabah şeriflerin hayrolsun.

-         Sağol Zühtü Amca.

-         Ustam oradan bir simit daha verir misin? Zühtü Amca sana da aldım simit.

-         Teşekkürler Kako, eksik olma.

-         Çayımızı da vapurda içeriz. Sirkeciye geçiyoruz değil mi?

-         Evet Sirkeci’ye, ama oradan yeniden vapura bineceğiz.

-         Neden? Nereye gideceğiz ki?

-         Bu Pazar, çingene ya da dilenci olacağız evlat.

-         Bu nereden çıktı şimdi Zühtü Amca?

Açıkçası gerçekten şaşırmıştım. Sahi nereden çıkmıştı dilenci ya da çingene olmak?

-         Yeni Cami önünde kılık değiştirip birimiz çiçek satıp, birimiz dileneceğiz!

-         Zühtü Amca?! Ciddi misin?

-         Tabi Alicim,  bu yaşımdan sonra yeni heyecanlara ihtiyacım var.

-         E ama kıyafetlerimiz?

-         İlahi Alicim, elbette yok öyle bir şey. Sen hiç ‘Çingene Vapuru’ ya da ‘Dilenci Vapuru’ diye bir vapur duymadın mı?

:::::::: Foto - Seray Sarı ::::::::

-         Yooo!

-         Hah işte! Duymadığın o vapurlara bineceğiz bugün.

Bu konuşmalar yapılırken, biz çoktan Harem-Sirkeci vapuruna binmiştik.

Yeni şehir hatları vapurları çok güzel olmuş, kocaman pencerelerle manzara daha keyifli hale gelmiş.

Derken; kısa bir sÜre sonra Sirkeci’de vapurdan inip, Boğazlar İskelesi’ne gelmiştik.

-         Şu İstanbul heralde Türkiye’nin en pahalı şehri olsa gerek, değil mi Ali?

-         Evet Zühtü Amca, geçenlerde haberlerde de öyle bir şeyler duydum sanki.

-         Oldu olası, İstanbulda yaşamanın bir bedeli vardır zaten evlat. Ama bu İstanbul öyle bir şehirdir ki; içinde her türlü tezatı, çelişkiyi bulursun.

-         …

-         Hani bu şehir ülkenin en pahalı şehriydi? E o halde saatlerce süren boğaz sefasını, bir kıtadan bir kıtaya dalgalar üzerinde salınma keyfini, nasıl oluyor da bir çay bir simit parasına sürüyoruz?

-         Ahaha alem adamsın vallahi Zühtü Amca. Yine nasıl bağladın konuları şaştım doğrusu.

-         Kakocum, bu çingene vapuru, Boğaz‘da o iskele senin bu iskele benim dolaşır taaa Kavak’a kadar gider. O kadar yol gidip, bir Asya’dan bir Avrupa’dan yüzlerce insanı topladıktan sonra bir süre dinlenir, sonra aynı yolu gerisin geri döner.

-         O halde sıradaki vapura biniyor muyuz, Zühtü Amca?

-         Evet Alicim, bineceğiz. Eminönü’nden sonra sırasıyla Beşiktaş, Kanlıca, Yeniköy, Sarıyer, Rumeli Kavağı’ndan diğer çingeneleri alıp, Anadolu Kavağına varacağız.

-         A biz seninle daha önce Anadolu Kavağına gitmemiş miydik?

-         Evet Alicim aynen öyle! Merak etme yine aynı balıkçıda, yine bir Rakı Balık keyfi yapacağız. Masamız hazır!

-         Valla zihnimi okudun Zühtü Amca. Gidene kadar simit çaya talim edeceğiz.

-         Evladım, ver bakalım bize oradan iki tavşan kanı!

Çayları içtik, simitleri yedik. Sonunda vardık Kavak’a.

Hava harika, muhabbet gani, balıklar lezetli.

Yildizlarla Yazi Yazmak

0

Yıldızlarla yazı yazmak
 
- Ben her zaman içinde yaşadığım zamanın kıymetini bilip, keyfine varmaya çalıştım Alicim. Buna her ne kadar önem versem de; sanırım yaşımın da olması sebebiyle, kimi zaman maziye daldığım günler oluyor evladım.
 
- Ohoo Zühtü Amca; bırak seni, benim bile şu yaşıma rağmen geriye dönüp hasretle andığım zamanlar oluyor. Misal; şu anda lisede olmak vardı.
 
- Kakocum, sana ufak bir tavsiye: Geçmişini sakın unutma, ama oraya da bağlanıp kalma.
Zira; senin için en kıymetli an yaşadığın an. Neyse, sanırım bulunduğumuz an ve ortam sebebiyle ben geçmişe, çocukluğuma döndüm.
 
Bir an merak ettim doğrusu. Bir Ramazan günü, Sultanahmet Meydanı’ndayız. Bu zaman ve mekan Zühtü Amca’yı çocukluğuna götürdüyse, tahminim o ki yine bir hikaye anlatacak bana..
- Hayrola Zühtü Amca? Ne anımsattı sana buralar çocukluğuna dair?
 
- Evlat, ben çocukken Ramazan ayının gelmesini dört gözle beklerdim. Her gün anneme Ramazan ne zaman başlayacak diye sorar, sorgulardım. Anacım da hiç üşenmeden her gün saatli marif takviminden sayar, bana kaç gün kaldığını söylerdi. Bizimle birlikte yaşayan babaannem de sevinir, Ramazanı oruç tutmaya hevesli olduğum için beklediğimi zannederdi.
- Bak ben de öyle sandım Zühtü Amca. Neden bekliyordun ki bu kadar hevesle Ramazanı?
- Ramazan ayları benim için yıldızların İstanbul semalarına inmesi demekti çocukken Ali. İlk gördüğüm gün çok şaşırmıştım ve babam bana o ışıklar için: “Ustalar yıldızlarla yazı yazmışlar Zühtü”​demişti.
- Anlayamadım Zühtü Amca! Neyi ilk gördüğünde?
 
- Neyi olacak güzel kardeşim, elbette iki minare arasına gerilmiş nice farklı yazıyı ve resmi görünce. Demem o ki; mahyaları görünce.
 
- Ha şimdi anladııım!
 
- Birçok camide Ramazan ayı boyunca farklı mahyalar olurdu. Hatta kimi mahya ustaları ustalıklarını sergilemek, diğer ustalara nispet yapmak ve ahalide merak uyandırmak için Ramazan ayı içersinde düzenli olarak mahyalarını değiştirir, her seferinde farklı yazılar yazardı.
Makara sistematiği ile hazırladıkları mahyaları İstanbul’un gökyüzüne asan Mahya ustaları yüz yıllardır süre gelen bir geleneği devam ettirmekteler esasında.
 
- Demek elektrik öncesi zamanlarda da vardı bu yazılar?
 
 
- Elbette Ali. Rivayete göre; 1600’lü yılların başlarında Sultan I. Ahmed’in kendisine hediye edilen ve son derece sanatkarca işlenmiş bir levhanın benzerini yeni yaptırdığı Sultanahmet Camii’nin minareleri arasına asılmasını emretmesiyle, Mahya geleneği ortaya çıkmıştır.
- Bu, mahya sanatı sadece İstanbul’a mı ait demek oluyor?
 
- Aslında sanatın İstanbul’da doğduğunu ve zamanla Osmanlı sınırları içerisinde yayıldığı anlamına geliyor.
 
- Peki Mahya ne demek Zühtü Amca, biliyor musun?
 
- Kakocum; vakti zamanında okuduklarım ve duyduklarıma göre ‘aya özgü, ay gibi’ anlamına geliyor. Dil alimlerinin söylediklerine göre Farsça “mahiye” sözcüğünden türetilmiş bir kelime.
- Zühtü Amca sen az önce mahyada resimler de mi oluyor demiştin?
 
- Evet Ali; eskiden, yani mahya sanatının gerçek üstadları hala aramızda ve sanatlarını icra ederlerken, sadece yazı yazmakla yetinmez, kimi resimler de çizerlerdi.
 
- Ne gibi mesela?
 
- Örnek olarak benim çocukluğumdan anımsadığım; yandan çarıklı, kule, salıncak, kayık, şemsiye, çiçek, köprü gibi objeleri kandiller yardımıyla gökyüzüne taşırdı ustalar.
 
- Gerçekten enteresanmış Zühtü Amca.
 
- Gel bakalım Kako Ali; şuradan tramvaya binip Karaköy sahiline doğru gidelim. Vakit yaklaştı birazdan top atar. Hemen ardından mahya ışıkları yanınca, biz de sahilden Sultanahmet’e, Süleymaniye’ye, Yeni Camii’ye, bir de karşı kıyıdan Mihrimah Sultan Camii’ne bakar bu Ramazan’da hangi mahyalar revaçtaymış öğreniriz.
 
- Haydi gidelim Zühtü Amca.

 

Beylerbeyinden Ortakoyune

2

-      Kako Ali, nerelerdesin evlat? Kaç zaman oldu Zühtü Amcanı arayıp sormuyorsun. Biz ihtiyarlar her geçen gün alıngan oluruz, ihmal etme beni.

-      Zühtü Amca, ne desen haklısın hepsi benim hatam. Çok uzun zaman oldu evet ama senin ihtiyarlaman konusuna katılmıyorum. Bu dinçliğinle, nice gençlere taş çıkarırsın doğrusu.

-      Eksik olmayasın Alicim. Seninle birlikte kendimi daha dinç hissediyorum. Gezip dolaşmak, eski anıları ve bildiklerimi genç bir dimağ ile paylaşmak beni çok bahtiyar ediyor. Bugün, Acıbadem’den fazla uzaklaşmadan Beylerbeyi sahilinde bir çay içelim diyorum. Sen ne dersin?

-      Çayın yanında tatlı muhabetin eksik olmayacağını bildiğim için “Seve Seve” derim Zühtü Amca.

Gideceğimiz yere karar verdikten sonra, havanın da güzel olmasından faydalanarak önce dolmuşla Üsküdar sahiline indik ve devamında yürüyerek Beylerbeyi’ne vardık.
Hafta içi bir gün olması ve sabah trafiğinin hengamesi bittiği için, hem yollar hem de etrafımız bir nebze de olsa tenhaydı.

Yolda gördüğümüz bir simitçinin yanında durduk.

-          Genç, bize oradan iki simit verir misin?

-          Vereyim Bey amca, hangisini istersen?

Aksanından İstanbullu olmadığını anladığımız simitçi güler yüzle karşılamıştı bizi. Gözüyle seçtiği iki simiti işaret eden Zühtü Amca, bir yandan da simitçi ile sohbete başlamıştı.

-          Çocuğum yok Bey amca hiç evlenmedim ama memlekette yavuklum bekler.

-          Nerelisin bakalım sen?

-          Urfalıyam Bey amca.

-          Şimdi senin sesin de yanıktır.

-          Bizim oralarda kimin sesi yanık degildir ki, Bey amcam?

Hep birlikte gülüştük.

Bu ufak diyalogtan sonra yanık sesli simitçimizin yanından uzaklaştık ve az ilerdeki çay bahçesinde leb-i derya bir masaya oturduk.

Zühtü amca eliyle işaret ederek;

-          Bak Kako, şu gördüğün köprüde ilk yürüdüğüm günü hatırlarım ben.

-          Yürümek mi?

-          Evet Alicim, yürümek.

-          Sen Boğaz köprüsünde yürüdün m, Zühtü Amca?

-          Elbette, hatta ilk yürüyenlerden biriyimdir. Köprü faaliyete geçmeden önce inşaat aşamasındayken, yani iki yakayı birleştirdiği gün Asya’dan Avrupa’ya yürüyerek geçen kafilede ben de vardım.

-          Ah be Zühtü Amca, sen gerçekten İstanbul tarihine mal olabilecek birisin. Nasıl oldu peki bu?

-          Açıkçası, şansımın yardımıyla oldu diyebilirim. Boğaziçi Köprüsü’nün inşaatı yanlış anımsamıyorsam 1970 yılında başlamıştı. Köprünün yapımı, biri Alman biri İngiliz olan iki firma tarafından üstlenildi ve 3 yılda tamamlanarak Cumhuriyet’in 50. Yılına yetiştirildi.

 

İngiliz firmasında çalışan bir mühendisi, benim çok sevdiğim müşterilerimden biri olan Faruk Bey vasıtasıyla tanımıştım. Faruk Bey’in birkaç gömlek diktirtmek için terzihaneme getirdiği bu mühendisin adı David idi. Bir gün İstiklal’de yürürken karşılaştık ve üzerinde benim diktiğim gömleklerden biri vardı. Güle oynaya yanıma geldi, sevinçle birşeyler söyledi, anlamadım ama ben de gülümseyerek ve yarım yamalak İngilizce birkaç kelime ile mukabele ettim sözlerine.

 

-          Acaba ne söyledi Zühtü Amca, çok merak ettim.

-          Daha sonra Faruk Bey’den, köprüyü tamamlayacak son bloğun yerleştirileceği gün, Faruk bey ile beni köprünün üzerinde yürümeye davet ettiğini öğrendim.

-          Çok kıskandım seni Zühtü Amca şimdi.

-          Velhasıl; 1973 yılının yazıydı yanılmıyorsam, bir gün Faruk Bey beni Taksim Meydanı’ndan otomobiliyle aldı ve Sirkeci’den Harem’e geçtik. Oradan da Beylerbeyi’ne vardık. Köprünün ayaklarındaki asansörleri kullanarak köprü üstüne çıktık.

 

-          Bir dakika bir dakika, köprünün içinde asansör mü var?

-          Elbette Kako, her iki yakadaki ayaklarda da asansörler var. Köprünün faaliyete geçtiği ilk senelerde; sanırım ilk dört sene, köprü yaya trafiğine de açıktı. Buradaki asansörlerin, belli bir süre insanları köprü üzerine taşıdığı bir dönem de oldu anlayacağın.

-          Vay bee..

-          Neyse, sarı sarı baretleri kafalarında, belli bir intizam içerisinde, küçük ve heyecanlı bir kafile olarak Beylerbeyi’nden Ortaköy’e yürüyerek geçtik. Yolun sonunda, bir kıtadan diğer bir kıtaya yürüyerek geçmenin ve aşık olduğum bu şehri böylesine bir manzaradan seyretmenin verdiği heyecanı şu an bile yaşıyorum.

Sanki o anları yeniden yaşarmışçasına bir süre heyecanlı heyecanlı köprüye bakakaldı Zühtü Amca.

Çaylarımızı tazelemek için gelen garsonla birlikte ben söze girdim:

-          Zühtü Amca, İstanbul gibi renkli bir şehirin sembollerinden biri olan bu köprü sence de biraz renksiz durmuyor mu? Tamam, akşamları yaşattığı ışık şöleni bence şehre farklı bir hava katıyor ama gündüzleri için de bir şeyler yapılamaz mı?

-          Ne gibi, Alicim?

-          Misal; köprünün alt tabanı devasa bir tuval olamaz mı? Türkiye’yi ve İstanbul’u betimleyen çok güzel resimlerle süslenebilir. Ya da teknolojinin yardımı ile kocaman bir sinema perdesi gibi kullanılabilir diye düşünüyorum.

-          Çok mantıklı geldi kulağıma bu fikrin Kako. Gir sen bu işe, hazırla projeni, sunalım yönetime.

Sanki biraz alay eder gibi geldi ilk başta bu sözler. Ancak devamında projeyi kime ve nasıl sunmam gerektiğini detaylıca anlattı Zühtü Amca.

-          Ne kadar yüksek bu köprü Zühtü Amca?

-          Bildiğim kadarıyla denize en yüksek noktası 64 metre, Ali. Ali; sen İstanbul Boğaz’ına ilk köprünün ne zaman yapıldığını biliyor musun?

-          Zühtü Amca sen dedin ya 1970’li yıllardı diye. Hatta Boğaziçi Köprüsü ilk olduğu için halk arasındaki adı da ‘birinci köprü’ değil mi?

-          Evlat isim konusunda haklısın ama 1970’ten önce de tarihte, iki yakayı bir araya getirmeye düşünen  çok kimse olmuş. Haydi bir tahmin yürüt bakalım.

-          Osmanlı zamanında olsa muhtemelen okulda bize öğretilirdi. Demek ki Osmanlı’dan önce.

-          Evet Osmanlı’dan önce.

-          O halde şansımı deneyeyim. 800-900 arası yıllar olabilir mi?

-          Alicim; İstanbul Boğaz’ına ilk köprüyü M.Ö 511’de seferde olan Pers kralı, donanmasındaki tüm gemileri yan yana getirerek üzerinden yedi yüz bin askeri Anadolu’dan Trakya’ya geçirmek suretiyle yapmıştır.

-          Kaba bir hesapla 2200 yıl önce yani.

-          İşte görüyorsun; İstanbul’un her yanı binlerce yıllık bir tarihi barındırıyor.

-          Bu tarihi seninle öğrenmek de ayrı bir keyif, Zühtü Amca.

Çaya katık ettiğimiz simitleri bitirirken, yaptığımız sohbetin lezzeti gerçekten zor bulunacak cinstendi. Devam eden zaman boyunca; İstanbul, Boğaz ve köprüler hakkında çokça sohbet ettik Zühtü Amca ile. Artık eve dönme vakti yavaş yavaş yaklaşırken:

-          Söyle bakalım Kako, sen hiç yürüyerek geçmedin mi Boğaz’ı?

-          Hayır Zühtü Amca.

-          Evlat o halde bir sonraki Avrasya Maratonunda birlikteyiz. Ama peşinen söyleyeyim ben koşmam. Sen de benim hızımda yürüyeceksin.

-          Büyük bir zevkle, Zühtü Amca. Hem ilk boğaz geçişimi, boğazı bu köprü üzerinde ilk defa yürüyerek geçenlerden biri ile yapmak, benim için de ayrı bir mutluluk olur.

-          Bak unutmadan, Maraton günü termosta demli çay da isterim ona göre.

-          Ne demek Zühtü Amca, sen iste yeter.

Gene çok güzel bir günü, çok keyifli bir şekilde tamamladık diyordum ki; Zühtü Amca sonradan hatırlamış olacak, bir anda aceleci bir tavırla:

-          Ah Alicim, bak neredeyse unutuyordum. Sana ufak bir hediyem var.

-          Hediye mi?

-          Sen para koleksiyonu yapmıyor muydun?

-          Evet, Zühtü Amca.

-          Bak sana bugünü hatırlatacak bir armağan getirdim. Koleksiyonuna eklersin.

Cüzdanından 1000 TL’lik bir banknot çıkarttı ve elinde tutarak bana paranın arka yüzündeki Boğaziçi Köprüsü’nü gösterdi.

-          Al bakalım evlat.

-          Çok teşekkür ederim Zühtü Amca, eşsiz birisin sen.

 

Copyright AAB

 

Bogazin Gardiyani

0

Marti Dergisi Nisan sayısında yayımlanan yazımı fikiriscisi.com adresinde de paylaşmak istedim.

—————————

-  Alo?

-  Alicim merhaba, Zühtü Amcan ben.

-  Aaa merhaba Zühtü Amca, nasılsınız?

-  Çok keyfim yerinde evlat, bugün için güzel planlarım var. Sen nasılsın?

- Gayet iyiyim Zühtü Amca, hele ki senin planların olduğunu duyunca iyiden iyiye keyiflendim.
Ama sanırım yine planlarını hemen söylemeyecek, beni merak içinde bırakacaksın.

-  Doğru tahmin çocuk. Ama, sana bir ipucu verebilirim arzu edersen.

-  Elbette isterim.

-  Boğazın gardiyanına gideceğiz bugün.

-  Boğazın gardiyanııı??? Açıkçası birinci planda hiç ışık yakmadı bende, Zühtü Amca.

-  Daha vaktin var düşünmek için. Bir saat sonra Eminönü’nde buluşalım, Alicim.

-  Tamam Zühtü Amca, hem bu süre zarfında biraz kafa yorarım nereye gideceğimiz hakkında.

Aceleyle hazırlanmaya çalışırken bir yandan da düşünmeye başlamıştım. ‘Acaba nereye gideceğiz bu sefer?’ Telaşlı bir şekilde üstümü başımı giyerken, diğer bir yandan internette ufak bir araştırma yaptım.

Ne yazık ki karşıma çıkan onca bilgiyi incelemek için yeterli vaktim yoktu. Kendimi hızla dışarıya atıp; minibüsle Kadıköy’e, oradan da vapurla Eminönü’ne geçtim. Neyse ki , zamanında sözleştiğimiz yerde Zühtü Amca ile buluşabilmiştim.

-  Noldu Alicim? Bulabildin mi bu sefer gideceğimiz yeri?

- Açıkçası düşünmek ve araştırmak için pek vaktim olmadı Zühtü Amca. Ama senden ilk olarak Boğazın Gardiyanını duyunca, aklıma Kız Kulesi geldi. Lakin Kız Kulesi gibi narin bir yapıya da gardiyanlığı pek yakıştıramadım doğrusu.

- Haklısın Alicim. Kız Kulesi’ne; hele ki Dünyanın şiir cumhuriyeti ilan edilen o eşsiz güzellikteki İstanbul’un en ufak adasına, gardiyanlığı yakıştırmak  abesle iştigal olurdu.

-  Bu sebeple, yine senin yönlendirmene ihtiyacım var, Zühtü Amca.

-  Haydi gel, önce şu Boğaz Turu’na atlayalım, yolumuz uzun bugün.

Yol boyunca muhabbet ettik Zühtü Amcayla. Boğazdaki birçok iskeleye yanaşıyordu  vapurumuz. Hava bol güneşli, çokça aydınlık ve bir o kadar keyif vericiydi.

Simit yiyip, çay içtik yol boyunca ve oradan buradan konuştuk. Boğaz Köprüsü’nün altından geçerken, Zühtü Amca, köprünün açılış gününde köprü üzerinde yürüyenlerden biri olduğundan bahsetti.

İstanbul’un son elli yılını keyifle yaşamış biri şu Zühtü Amca, diye geçirdim içimden. Güzel yanı ise hala aynı keyfi alıyormuşcasına yaşıyor olması aslında, diye de düşündüm.

-  Evet Kako Ali; bugün gideceğimiz yer, bu vapurun son durağı. Boğazın, Karadeniz’e açılan kapısı. Ve bu kapının gardiyanı. Gideceğimiz yerin adı ‘Anadolu Kavağı’.

-  Daha önce hiç gitmemiştim, Zühtü Amca oraya. Adını çok duydum ama gitmeye fırsatım olmamıştı. Sanırım orada bir de,  harabe tarihi bir yapı olmalı.

- Haklısın Kako, Yoros Kalesi yüzyıllarca dünyanın göz bebeği İstanbul’u korumak için gardiyanlık yapar Anadolu Kavağı’nın tepesinde.

-  Anlaşılan bugünümüz ‘Anadolu Kavağı’ ve ‘Yoros Kalesi’ üzerine geçecek.

Eminönü’nden bindiğimiz vapur, yaklaşık iki saat sonra Anadolu Kavağı iskelesine yanaştı ve birçok yerli, yabancı turistle birlikte bu güzel balıkçı kasabasına vardık.

İstanbul’dan uzaklaşmış olmanın verdiği huzur ve keyifle; dondurmacı ve balıkçıların önünden geçerek, kasabanın sokaklarını dolaştık biraz.

- Ali; gel önce kaleye çıkalım. Sonra dönüşte yorgunluğu atmak için; iki duble rakı içer, karnımızı doyurmak için de güzelce bir balık yeriz boğaz manzarasında. Ne dersin?

-  Bu teklife ne denir ki, Zühtü Amca?

Kaleye ulaşmak için; uzun soluklu, kıvrıla kıvrıla devam eden yokuşu tırmanmamız gerekiyordu. Yol boyunca, birkaç kere Zühtü Amca dinlenmek için molalar verdi. Bu esnada; ikimiz de boynumuzdaki fotoğraf makineleri ile, her adımda farklı güzellikte poz veren nazlı boğazın fotoğraflarını çektik.

Nihayetinde kale göründü ve biz yıkıntıların arasından, surlarda oluşmuş bir açıklıktan, kalenin iç kısmına geçtik.

Manzara tek kelime ile müthişti. Öyle ki; başınızı soldan sağa çevirdiğinizde gördüğünüz panoramik manzara, İstanbul Boğazı’nın eşsiz kıvrımlarından, Karadeniz’in enginliğine kadar uzanıyordu.

-  Yorgunluğumuza değdi değil mi, Ali oğlum?

-  Evet Zühtü Amca. İstanbul Boğazı’nın bu kadar güzel göründüğü başka bir yer yoktur herhalde.

- Boğaz’ın lezzeti, keyfi, heyecanı, edası her yerden ayrı farklı, ayrı güzeldir Alicim. Sana tavsiyem olabildiğince çok keyif almandır boğazdan. Ne demiştik? Boğaz’ın gardiyanı. Yoros kalesi, tarih boyunca yüz yıllarca süren bir gardiyanlık hizmeti vermiştir,  birçok millete. Fenikeliler, Yunanlar, Bizanslar, Cenevizler ve son olarak biz Türkler. Rivayete göre; Anadolu Kavağı’ndan, Rumeli Kavağı’na çekilen bir zincirle, Boğaz’ın güvenliği sağlanırmış.

-  Tıpkı, 1453’te Haliç’e çekildiği gibi mi yani?

-  Aynen öyle Ali.

-  Yoros adının  nereden geldiği hakkında 3 farklı söylenti var Alicim. İlki; “kutsal yer” anlamına gelen “Hieron”dan geldiği yönünde. Bir diğer rivayet ise; Zeus’un sıfatı olan ve “uygun rüzgarlar” anlamına gelen “Ourios” tan geldiği.

-  Burası da epey rüzgarlı be, Zühtü Amca. Neden olmasın?

- Olabilir elbette, ama üçüncü söylenti de en az ikincisi kadar akla yatkın. Son olarak da; dağ anlamna gelen “Oros” kelimesinden gelmiş olduğu söyleniyor.

-  Aaa, evet bu da çok mantıklı.

-  Sonuç itibariyle adı günümüzde Yoros olan bu kalenin, geçmişte birçok milletin egemenliği altına

kaldığını düşünürsek, yukarıdaki söylentiler veya başka sebeplerden de bu ismi almış olması ihtimali mevcut.

-  Haklısın Zühtü Amca.

-  Bizanslılar, Cenevizliler ve Osmanlılar zamanında bu kale için baya cenk etmişler evlat,

nihayetinde stratejik olarak çok önemli bir yerleşim burası. Tabi bu savaşlar esnasında, sahildeki balıkçı kasabası da defalarca yanmış, harap edilmiş. 1. Bayezid; İstanbul kuşatmasında karargah olarak kullanmak için, 1391 yılında Yoros Kalesi’ni ele geçirmiş. Anadolu Hisarı’nın inşaası bitene kadar da, burayı koordinasyon merkezi olarak kullanmaya devam etmiş. Daha sonraları, kale tekrar Cenevizliler’in eline geçmiş. Ta ki Fatih; İstanbul’u fethedip, buradaki Ceneviz tehditini ortadan kaldırmak için kaleye yeniden Osmanlı bayrağını dikene kadar!

-  Ne çok talibi varmış bu kalenin.

- Olacak tabi, kıymetli ve önemli bir yerde kurulmuş çünkü. Fatih kaleyi ele geçirince; surları kuvvetlendirip, kale içine gümrük ofisi, karantina ve kontrol noktası görevi görecek yapılar eklemiş ve kaleye bir garnizon yerleştirmiş. Ondan sonra gelen 2. Bayezid ise, kale dahiline bir cami ekletmiş.

-  Ama bu yapılar sanırım günümüze kadar ayakta kalamamış, Zühtü Amca.

-  Haklısın evlat. Haydi, derin bir nefes çek bakalım tertemiz Boğaz ve Karadeniz karışımı havadan. Zühtü Amcan yaşlı adam, bu kadar yorgunluktan sonra daha fazla rüzgar yerse yataklara düşer alimallah.

-  Aman Zühtü Amca, ağzından yel alsın.

-  Kakocum; daha fazla burada durursak, yel sağlığımı alacak benim.

Aldığım temiz hava ve öğrendiğim bilgilerden sonra, gülüşmeler eşliğinde aşağıya doğru kaptırıverdik beraberce. Sahile vardığımızda; artık karnımız iyice acıkmış, yorgunluğumuz da bir o kadar artmıştı.

-  Zühtü Amca, vakit boğazlar meselesini çözme vaktidir.

İştahlı bir şekilde cevap verdi Zühtü Amca;

-  Haklısın Kako Ali, gel şurada çok eskilerden beri gittiğim bir restoran var, salaş ama lezzetlidir.

Bahsettiği restorana girdik, pek bir dostane karşılandı Zühtü Amca mekanda. Güzelce, manzaralı bir masaya oturduk. Daha siparişleri ne zaman alacaklar diye düşünürken, masayı donatmaya başladı garsonlar.

- Sabah haberi saldım ben, geleceğimize dair. Eski dost Dimitri Ahmet; şef garsonu buranın, onu aradım. Kendisi izindeymiş,  ama ben çocuklara halettiririm dedi. O yüzden sipariş bile almadılar.

-  Aklımı okudun sanki Zühtü Amca. Ne lezzetli görünüyor mezeler, manzara da fevkalade! İzin ver de; sakiliğini ben yapayım.

-  Sen yapacaksın tabi evlat, işin adabı bu.

-  Rakıya su ister misin, Zühtü Amca?

-  Sağol Aliciğim, almayayım.

-  Peki, ya buz?

-  Yok çocuk, istemem. Harama helal karıştırmadan içerim ben.

Aldığım cevap karşısında kahkahalara boğuldum neredeyse. Zühtü Amca da pek keyiflenmişti.

-  Haydi genç dostum. Arkadaşlığımıza, sağlığımıza, İstanbulumuza içelim. Şerefe!

-  Şerefe!!

 

Hepimizin Sinifidir O

0

Marti Dergisi Mart sayısında yayımlanan yazımı fikiriscisi.com adresinde de paylaşmak istedim.

———————————————————————————————————————–

-       Sabah şeriflerin hayrolsun, Aliciğim. Nasılsın görüşmeyeli bakalım?

-       Sorma, Zühtü Amca! Sınavların yoğunluğundan gözümü açamaz haldeyim. Sen de olmasan, dışarı adımımı atamayacaktım.

-       İyidir evlat, iyidir. Çalışmak; zihni işletmek, yeni şeyler öğrenmek her daim iyidir.

Kıymetini bil bu zamanların, ilerleyen yaşlarda hayat gailesi, seni bu günlere hasretle baktıracak, benden söylemesi. Bir büyük tavsiyesi olarak al, koy bir kenara.

-       Doğru söylüyorsun Zühtü Amca. Ama çok bunaldım işte. Gün aşırı sınav olunca, nefes almak için evden nasıl kaçtım, anlatamam.

-       Demek ders çalışmaktan bu kadar çok sıkıldın Kako Ali?

O halde; gel bugün, Türkiye’nin en meşhur öğrencilerini ve dolayısıyla sınıfını, hatta en meşhur öğretmenlerini barındırmış bir mekana gidelim.

-       Zühtü Amca; yapma Allah aşkına. Ben derslerden, okuldan sıkıldım diyorum, nefes almak için dışarı çıkıyorum, sen bana; öğrencilerden, sınıflardan, okuldan bahsediyorsun.

-       Dur bakalım çocuk, hemen direnç gösterme. Gideceğimiz yeri duyunca çok sevineceğine eminim.

Zühtü Amca’nın yüzünde yaşından çok daha genç ve hatta çocukça olan o hınzır gülümseme yine belirmeye başlamıştı.

İşte bu anlarda, yine beni şaşırtacağının en büyük işaretini veriyordu. Yavaş yavaş tanıdığım bu engin kişiye, gitgide kendimi çok daha yakın hissediyordum.

-       Zühtü Amca; yine bana bir sürprizin var sanırım!

-       Artık sürpriz mi, değil mi orasını ben bilmem. Ancak, tam da senin şu günlerdeki halet-i ruhiyene ilaç olacak bir yere gideceğiz.

Merakımı derinleştirmek için çaba gösteriyordu sanki. Nedendir bilmem, bir anda heyecanlanmaya başlamıştım.

-       Alicim; gel şu yeni açılan pastaneden sıcak birer poğaça alalım. Yürüyerek giderken, bir iki lokma birşeyler atıştırırız.

-       Yürüyerek mi gideceğiz? Yakın mı o kadar? Zühtü Amca; haydi söyle nereye gideceğimizi, hakikaten çok merak eder oldum.

-       Elbette yürüyerek gideceğiz, burnumuzun dibinde zaten.

Adile Sultan Kasrı’na gideceğiz, Alicim. Haydi gel girelim şu pastaneye.

-       Girelim girmesine de, orası neresi?

-       Evladım; iki dakika sabret. Yolda anlatacağım.

Zühtü Amca’nın, arada bir gizemli bir havaya bürünme şekilleri vardı. Anlatacaklarını hiçbir zaman direkt olarak söylemiyor, genellikle bir merak havası uyandırmaya çalışıyordu. Aslına bakınca bu yöntem; anlattıklarının akılda kalmasını da sağlamıyor değildi.

İştah açan kokuları takip ederek, pastaneye girip poğaçalarımızı aldık. Yolun karşısına geçtik, Validebağ Devlet Hastanesi’ni sağımıza alarak, yokuşu tırmanmaya başladık.

Yokuşun tepesine vardığımızda, derin bir nefes verdi Zühtü Amca. Bana dönerek;

-       Ali; biz nereye gidiyoruz şimdi?

Bir an duraksadım. Soruya şaşırdım, gittiğimiz yeri kendi söylemişti oysa ki.

-       Adile Sultan Kasrı’na gitmiyor muyuz, Zühtü Amca?

-       Evet, doğru. Peki; Adile ismi sana en çok kimi hatırlatıyor?

-       Kimi olacak, elbette ki Adile Naşit’i.

Gülümseyerek;

-       İz üstündeyiz artık, Ali. O halde söyle bakalım; Adile Naşit’i en çok hangi rolde seversin?

Hiç tereddütsüz cevap verdim;

-       Hafize Ana!

-       İşte Hafize Ana’nın evine; haylaz öğrencilerin altında ezilmemek için elindeki zili çala çala koşarak indiği merdivenlere, Hababam Sınıfı’na gidiyoruz Ali!

-       İnanmıyorum sana Zühtü Amca! Bu harika bir fikir. Hababam Sınıfı bir fenomendir, bir efsanedir benim için.

-       Sadece senin için değil Kako Ali, belki de son 50 yıl içerisinde doğan herkesin okuduğu okulda en azından bir Hababam Sınıfı; bir İnek Şaban, bir Kel Mahmut vardır.

Hababam Sınıfı bir film serisi olmaktan çok çok öte, bir başyapıttır.

-       Demek; yürüyerek gidebileceğimiz bir yerde bu Adile Sultan Kasrı.

-       Hemen komşu mahallemiz, Alicim. Koşuyolu, Validebağ korusu içerisinde. Yani, şu duvarın hemen arkası.

-       Yıllarca önünden geçtiğim duvarların arkasında, demek ki en sevdiğim filme ev sahipliği yapan mekan varmış. Bunu; şimdi öğrenmiş olmam da benim eksikliğim olsun, Zühtü Amca.

-       Ben her daim diyorum, Alicim. Yaşadığın şehri iyi tanıyıp, bilmelisin. Hele ki; bu şehir İstanbul ise öğrenecek, şaşıracak çok şeyin var daha.

Ne güzel bir gün bugün, diye geçirdim içimden. Öğrencilik hayatım boyunca; her boş zamanımda, arkadaşlarım Kemal, Barış ve Serhat’la birbirimize Hababam Sınıfı repliklerini tekrarlar, güldükçe gülerdik.

Şimdi o günleri yad etmek, sayısız kere izlediğim o güzel filmlerin adeta içine girebilmek, ne büyük bir fırsattı benim için.

-       Haydi Zühtü Amca, hemen devam edelim. Bir an önce görmek istiyorum Hababam’ı.

Hızlı adımlarla devam ettik, Tophanelioğlu Caddesi üzerinde. 2-3 dakikalık bir yürüyüşten sonra; beni hayal kırıklığına uğratan bir kapıdan, kırık dökük yolları olan virane görünümlü bir bahçeye girdik.

-       Veysel Efendi’nin beklediği kapı bu halde olmasaydı, keşke.

-       Haklısın Ali, bahçenin ve çevrenin durumu harap. Ama; merak etme Özel Çamlıca Lisesi yepyeni haliyle şu ağaçların hemen arkasında bizi bekliyor. Çok güzel restore ettiler. Tam beş sene sürdü restorasyon.

-       Zühtü Amca haklıydı. İşte Özel Çamlıca Lisesi! Hababam’ın okulu.

-        Bina gerçekten çok ihtişamlı. Gözler Mahmut Hoca’yı arıyor pencelerede, değil mi Zühtü Amca?

-       İkimiz bir Fenerbahçe maçı için okuldan kaçmış olsaydık, emin ol merdivenlerde bizi bekliyor olurdu.

İhtişamlı bir bina elbette. Ne de olsa Osmanlı yapısı. Bu tarihi mekan; Hababam Sınıfı çekimleri başlamadan yaklaşık 120 yıl önce, sene 1853’te Sultan Abdullaziz tarafından, kız kardeşi Adile Sultan’a hediye olarak yaptırtılmış. Mimarı Nigoğos Amira Balyan; nam-ı diğer Balyan Kalfa olup, 354 bin metre karelik bir arazinin ortasına kurulmuştur.

Bu kasır o günlerde bugüne farklı amaçlar için de kullanılmış, Alicim. Örnek olarak; bir süre o zamanki adıyla “Darü’leytam” yani yetimler yurdu, devamında bir prevantoryum olarak kullanılmış.

-       Prevantoryum ne demek Zühtü Amca?

-       Tüberküloz yani Verem mikrobunu almış ancak; hastalığın etkisine henüz girmemiş kimselerin bağışıklık sistemlerini güçlendirmek amaçlı kullanılan tesis, demek Alicim. Bu tarz önleyici yöntemlerde başarı sağlanamayan hastaların bir sonraki adımları ise, Seantoryumlar olurmuş genellikle.

Adam yürüyen ansiklopedi, diye geçirdim içimden. Acaba; bunların hepsine beni buralara getirmeden önce çalışıyor olabilir miydi? Ben bunları düşünürken, devam etti:

-       Takip eden yıllarda ise; sağlık merkezi olarak hizmet vermeye devam eden bu yapı, Hababam’a ev sahipliği yapıp bugünlerde de Öğretmen Evi rolü ile ayakta kalmayı başarmış.

-       Ah be Zühtü Amca! Ne kadar mutlu oldum anlatamam. İşte şu camdan tatbikat için atlayan Badi Ekrem; şu ağacın altında sözde aşk mektubunu okuyan İnek Şaban, Şaban’a hain planlar peşinde olan Güdük Necmi, haftasonu sevgilisine kaçması gereken Damat Ferit, o meşhur merdivenlerde askere uğurlanan Hayta İsmail..

-       Bitti mi, Ali? Refuze Ekrem; Kel Mahmut, Hafize Ana, Külyutmaz, Veysel Efendi, Domdom, Tulum Hayri, Müfettiş Hüseyin Şevki Topuz, unutulur mu hiç?

-       Unutulmaz elbette, Zühtü Amca. Hepsinin ayrı bir tadı; hepsinin ayrı bir keyfi, anısı vardır zihinlerimizde.

Bu keyifli anılar beni düşüncelere daldırıyor.

Karşımıza nerede çıkarsa çıksın; Hababam’ı görünce, her ne kadar tüm replikleri ezbere bilsek de, sanki ilk defa izliyormuşçasına, büyük bir keyifle izlediğimizi düşünüyorum.

Bu eserin bir şaheser olmasında payı olan, kimler yok ki? Başta Rıfat Ilgaz ve Ertem Eğilmez; devamında Müniz Özkül, Adile Naşit, Şener Şen, Tarık Akan, Kemal Sunal, Halit Akçatepe ve niceleri..

Tüm karakterlerin hepsi; kendi şahıslarına özgü olmalarının yanı sıra, hepsi aramızdan biri gibiydi. Hepimizin çevresinde, sınıfında bir Şaban bir Güdük ya da bir Damat vardı ve hala da var.

Zamansız bir eser, bu Hababam Sınıfı.

-       Alicim; gel bir turlayalım etrafında, Adile Sultan Kasrı’nın.

-       Sonrasında; içeri girip o meşhur merdivenleri de göreceğiz, değil mi Zühtü Amca?

-       Elbette evlat.

Binanın çevresini dolaşırken aklımdan; Badi Ekrem’in beden eğitimi derslerindeki maceraları, Hababam’ın yasağa karşı gelip ön bahçede yaptığı futbol maçları, binanın çatısında Mahmut Hoca’dan gizlice sigara içerken çıkan dumanın olduğu sahnele, teker teker geçiyordu.

-       Zühtü Amca, sanki bir köşeden Kel Mahmut çıkacakmış gibi bir his var içimde.

-       Ne o Alicim; sen de mi Hababam’ın bir öğrencisisin yoksa?

-       Hangimiz değiliz ki? Bana Damat Ferit derlerdi sınıfta.

-       Serde çapkınlık var herhalde?

Gülüşüyoruz karşılıklı. Okulun girişindeki merdivenleri; Zühtü Amca bir yandan, ben bir yandan tırmanıp, kapıdan içeri giriyoruz.

İtiraf etmem gerekli ki; Hababam’ın çekildiği dönemden çok daha etkileyici görünüyor gözüme. Anlaşılan restorasyon titizlikle yapılmış.

Zihnimizde kalan Hababam görüntüleri ile; şimdi gördüklerimizi bağdaştırmaya çalışarak, tüm okulu dolaşıyoruz.

Elbetteki en kolayı; Hafize Ana Merdivenleri oluyor.

-        Elinde zille; nasıl canhıraç inerdi bu merdivenlerden Hafize Ana, değil mi Ali?

-       Evet, Zühtü Amca. Hababam da; arkasından haylaz haylaz, bahçeye koştururdu.

 

-       Tarihi bir binada; yine tarihe mal olmuş bir eseri andık, bugün seninle Alicim.

-       Zühtü Amca; sınavlardan bu kadar bunaldığım bir dönemde, beni yine okulu kullanarak kendime getirdin ya, sana ne desem; ne kadar teşekkür etsem azdır, heralde.

-       Sadece bana değil evlat! Burayı yapana; yaptırana, Hababam’ı yazana, filme çekip oynayana, emeği geçen kim varsa, hepsine teşekkür etmek lazım.

-       Haklısın, Zühtü Amca.

-       Haydi Kako Ali, eve dönme zamanıdır.

-       Hababam, GÜM GÜM GÜM!!!

 

Oteki Istanbul

0

Martı Dergisi Şubat sayısında yayımlanan yazımı sizlerle fikiriscisi.com’da da paylaşmak istedim.:)

————

Parlak ve güneşli bir sonbahar gününde, Zühtü Amca ile Eminönü’nde buluşuyoruz.

Kısa bir selamlaşma ve hal hatır merasiminden sonra, burnumuza buram buram dolan balık ekmek kokularına itaat edip, öğle yemeğimizi birlikte yiyor ve üstüne de iyice demlenmiş çaylarımızı yudumluyoruz.

-Zühtü Amca, bugün nereye gideceğiz?

Soruma pek oralı olmuyor.

-Kalk, yürümeye başlayalım Kako Ali.

Yavaş yavaş yürürken Zühtü Amca, ben de fotoğraf makinemle klasik İstanbul görüntülerinden birkaç kare yakalamaya çalışıyorum.

Çok kısa bir yürüyüşten sonra Galata Köprüsü’ne girerken,  Zühtü Amca duruyor. Haliç’in diğer kıyısını ve üst taraflarını işaret ederek;

-Karşı tarafın adı nedir biliyor musun, Ali?

-Karaköy.

-Başka?

-Galata?

-Daha başka?

-???

-Pera desem, Alicim?

-Tabii yaa. Pera! Nasıl da unuttum?

-Doğaldır Kako Ali, günümüzde pek sık kullanılmaz Pera ismi. Bugün Pera hakkında seninle biraz konuşacağız. Pera’dan günümüze kalan en önemli yapılardan biri hakkında da dedikodu yapacağız hatta.

Pera, Latincede “öteki” demek. ‘’Öte tarafta olan’’da diyebiliriz aslında.

Bir yandan yürürken,  bir yandan konuşmaya devam ediyordu.

-Bu arada Alicim, hazır hava bu kadar güzelken Pera’ya yürüyerek çıkacağımızı söyleyeyim sana peşinen. Hem, sen de bol bol fotoğraf çekersin.

- Çok sevinirim Zühtü Amca. Fotoğraf için ışık çok güzel bugün.

Kısa bir süre içerisinde Galata Köprüsünü geçmiş, Tünel’in yanındaki sokaktan tırmanmaya başlamıştık.

-Nerede kalmıştık? Hah evet, öteki… Öteki İstanbul. Belki tarihi yarımadada yer alan imparatorluk İstanbul’undan farklı olarak kurulmaya başlandığı için, belki sakinlerinin çoğunu gayri müslimlerin oluşturmasından dolayı, belki de batıyı örnek alarak oluşturulan yeni İstanbul olmasından ötürü şimdiki ‘Beyoğlu’na o zamanlar ‘Öteki ‘ demişler.

Anladığım kadarıyla; Zühtü Amca buraları özlediği için yolu uzattıkça uzatıyor, rastgele sokaklara girerek, özlemini gidermesini sağlayacak bir güzergah izliyordu.

Bu güzergah üzerinde geçtiğimiz Kamondo Merdivenleri de, gerçekten ilgimi çekmişti. Merdivenleri çıktıktan sonra Cenevizler’den kalma Galata Kulesi’nin devamında, Sarkuysan Binası’nı ve Beyoğlu Belediyesi’ni geçtik.

Belediyenin hemen yanından tırmanıp, Tepebaşı’na doğru yol aldık.

-İşte geldik Kako Ali. Peradayız. Öteki İstanbul’da ya da Ötedeki İstanbul’da yani.

-Zühtü Amca, yorulduk yahu.

-Az dolanmadık evlat.

Yüzündeki gülümsemeyle bana sataşmak istercesine;

-Ama senden daha iyi performans beklerdim doğrusu. Çabuk sukoyverdin.

Bir bank bulup, oturup dinlendik. Kısa bir süre soluklandık.

Ben fotoğraf makinemin vizöründen etrafta enteresan kareler ararken, bir anda Pera Palas görüş açımın içerisine girdi.

-İşte! Dedikodusunu yapacağımız yapıyı buldum.

-Tebrikler Ali. Biraz daha geç kalsaydın, dayanamayıp ben söyleyecektim. Pera Palas! Yıllara meydan okurcasına,  hala aynı ihtişamı ve vakurluğu ile dimdik ayakta.

Bir imparatorluğun çöküşüne, bir Cumhuriyet’in doğuşuna, iki tane dünya savaşına, nice krizlere ve devrimlere tanıklık etmiş tarihi bir semboldür  bu bina.

Bir otelden çok daha fazlasıdır, anlayacağın.

-Hiç bu gözle bakmamıştım ben,  Zühtü Amca.

-Ali; İstiklal Caddesinin eski adını hatırlıyorsundur muhakkak, hani şu yana yakıla öğrenmeye çalıştığın isim.

-Nasıl unuturum Zühtü Amca, tanışmamıza vesile olan sorunun cevabıydı:  ’Cadde-i Kebir’.

-Doğru, tabi bu Osmanlıca adı. O zamanlar İstiklal Caddesi’ne bir de “Grand Reu De Pera” denirmiş.
İşte bu Grand Reu De Pera üzerinde otel inşa edecek alan kalmayınca; bu zamanına göre dev oteli, Tepebaşı’na inşa etmişler.

Kaynaklara göre Pera Palas; 19. yüzyılın sonlarına doğru, Orient Express’i ile İstanbul’a gelen yolcuların konaklayabilmesi için yapılmış.

Paris–İstanbul arasında sefer yapan Şark Ekspresi adı ile bildiğimiz bu meşhur  trenin kalburüstü yolcuları; o dönemlerde, turistik olarak yine ön planda olan İstanbul’a geldiklerinde, konaklayabilecekleri  lüks otel bulamıyorlarmış.

Bu soruna çözüm bulmak için; Şark Ekspresi’nin işletmecisi Belçikalı Vagons-Lits firması, 1895 yılında  Pera Palas’ın açılışını yapmış.

Tüm tarihi boyunca, başta Mustafa Kemal olmak üzere birçok önemli şahsiyete ev sahipliği yapmış bu otel.

Mustafa Kemal 1917’de Şişli’deki evine taşınmadan önce, burada bir süre ikamet etmiş ve saray erkanı ile görüşmelerini bugün müzeye dönüştürülen odasında yapmış. Belki de gelecekte kuracağı Cumhuriyet için kimi önemli kararları burada almıştır, kimbilir?

Pera Palas ile özdeşlemiş en önemli isim ise ünlü yazar Agatha Christie’dir,  Alicim. Rivayete göre; Christie’nin hayatında hala gizemini koruyan kayıp 11 gün bu otelde geçmiş ve en bilinen kitaplarından olan ‘’Şark Ekspresi’nde Cinayet’’in yazımına, bu süre zarfında Pera Palas’ta başlamıştır.

Kısa bir süre anlattıklarına ara verince, hemen araya girdim.

-Zühtü Amca, yine ihya ettin beni! İstanbul’u seninle dolaşmak büyük keyif doğrusu.

-Eksik olma Alicim, ama içinde yaşadığımız bu nadide şehri, bu dünya mirasını tanımadan, bilmeden, öğrenmeden yaşamak İstanbul’a ihanet olur bana göre. Gerekirse; bir turist gibi her semtini gezip, tarihini elimizden geldiğince öğrenmemiz gerekli. İstanbul’da layıkıyla yaşamanın ilk şartı bu, bana göre.

-Çok haklısın, Zühtü Amca. Bugünden itibaren, ben de artık bu konuda özen göstereceğim.

-Devam edeyim mi anlatmaya?

-Elbette Zühtü Amca, lütfen.

-Şark Ekspresi ile İstanbul’a gelen Avrupa sosyetesi, Sirkeci Garı’nda trenden inerlermiş. Sirkeci’den Pera’ya ise, halkın Beyoğlu Sedyesi dediği ‘tahtırevanlarla’ taşınırlarmış.

Pera Palas’ın bir başka tarihi özelliği ise; İstanbul’da Osmanlı Sarayları dışında elektrik verilen ilk yapı olmasıdır.

Elektriği olması sebebiyle de, yine İstanbul’da içinde asansör olan ilk binadır. Muhtemelen bu iki özelliği sadece İstanbul için değil, bugünkü Türkiye sınırları için de ilktir, amma velakin bundan tam da emin değilim.

Dedim ya; tarihi olaylara tanıklık edip kimi zaman da ev sahipliği yapmıştır Pera Palas. Misal; İkinci Dünya Savaşı’nda otele yerleşmek için giren bir İngiliz casusuna, Almanlar suikast düzenlemişler ve bomba yerleştirmişler. Bomba patlamış ancak casus canını kurtarmış. Bu durumu; her iki ülke de kendi açısından değerlendirerek, Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa dahil etmeye çalışmış. Anlayacağın Pera Palas’ta patlayan bir bomba, bizi savaşın kıyısına kadar getirmiş.

Alicim, benden bu kadar. Hakikaten yoruldum yahu.

-Zühtü Amca, gerçekten takdire şayansın. Yaşına rağmen o kadar yol gelip, bunca detaylı bilgi verdin. Yine de capcanlı görünüyorsun. Sana ne kadar teşekkür etsem, azdır.

Hafiften azarlar gibi yapıp, bir yandan gülerek;

-Bırak şimdi beni methetmeyi, yoruldum diyorum sana. Haydi gel girelim şu Pera Palas’a da, bana kocaman bir limonata ısmarla.

- Hayhay Zühtü Amca, seve seve..

Hakkında bu kadar bilgiyi bir çırpıda öğrendiğim bu tarihi binaya girerken, heyecanlı ve mutluydum.

-İşte geldi limonatalarımız.

-Kako Ali  pek lezzetliymiş limonatalar, değil mi?

-Afiyet olsun Zühtü Amca.

Sabah sarkisi

2

Dün sabah nasıl bir halet-i ruhiye ile uyandım, bilir misin?

Halbuki; son perdesinde uykumun, hayal prodüksiyonun yeni filmi olan çok eğlenceli bir rüya oynamıştı, sabaha karşı.

Ağzımda pis bir tad; gözlerim çapak dolu, her yanım ağrırcasına, uyanmaya çalıştım.

Gün; sanki benden daha yorgun, bitkin ve isteksizce kalkmıştı, doğusundan penceremin.

Lanet okudum çalan saate. Küfrettim, daha önceleri mucize dediğim güneşe.

Ne halt etmeye doğdun lan bu saatte?

İçim kararmış sen doğup aydınlansan ne yazar, diye söylendim.

Saat çalmayaydı zaten, birkaç dakikaya kalmaz mesanem uyanmam için alarm bayraklarını kaldıracakmış.

Zor attım kendimi banyoya.

Önce rahatladım.

Hemen ardından yüzüme çarptım suyu. Ensemi serinlettim. Tüylerim dikeldi, ölü toprağım döküldü zihnimden.

Gözlerim açıldı; iyi ki uyanmışım, dedim o esnada, daha kargalar kahvaltılarını etmeden.

Dilimde bir şarkı peydahlandı, gayrimeşru çocuk edasıyla;

Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına, ey ufuklar diyorum yolculuk var yarına!



Istiklal Muhafizlari

4


Virane bir adam gibi o sokak senin bu sokak benim diyerek dolanıp duruyorum sabahın ilk ışıklarından bu yana.

Arıyorum, soruyorum, bulmaya çalışıyorum.

Genç, ihtiyar, çocuk, kadın, erkek önüme kim çıkarsa naif bir dille sormaya çalışıyorum:

- “A güzel insan Cadde-i Kebir nerededir, bilir misin??”

Hemen hepsi şaşırıyor, hatta ürküyor… Kimisi kaile almıyor, kimisi duymazlıktan geliyor, kimisi ise acıyarak bir bakış atıp, yoluna gidiyor.

Sabah saatlerinde işlerine, okullarına yetişmeye çalışan insancıklar onca telaş içinde anlamsız bir soruya pek de itibar etmiyorlar doğrusu.

Olumlu hiçbir karşılık alamayınca şevkim de kırılır gibi oluyor. Çaresiz şekilde ve biraz da bilinçsizce yürümeye devam ediyorum.

Güneş iyice yükseliyor. Sokaklardaki o sabah kalabalığı da yerini nispeten sessizliğe bırakıyor.

Sokağın sessizliğini, karnımdan gelen kazıntı sesleri bozunca birden kahvaltı yapmadığımı hatırlıyorum.

Bereket, karşı kaldırımda bir simitçiyi fark ediyorum. Camekanlı arabası içinde simit satan, kırmızı yemenisini boynuna sarmış tombul teyzeye yanaşıp bir simit istiyorum.
Simit arabasının camına, üzerinde Atamızın silüeti olan Türk Bayrağını yapıştırmış ablam. Bayrağa bakıp gülümsüyorum, simitçi abla da bana bakıp gülümsüyor.

Simidimi alıp yürümeye devam ediyorum.

Bulduğum ilk banka oturup mideme kendimi affettirmeye çalışıyorum. Derken kulağıma bir ses çalınıyor.

Ağır aksak bir baston sesi yaklaşıyor, yaklaşıyor, yaklaşıyor… Yanı başımda duruyor baston.

Baston sahibi derin bir nefes veriyor, verdiği nefesi geri alıp:

- Sabah şeriflerin hayrolsun delikanlı, oturabilir miyim?

- Günaydın bey amca buyur.  Şeref verirsin.

- Sağol evladım.

Amca yanıma oturuyor. İki dirhem bir çekirdek.

Elindeki baston siyah renkte. Çok güzel işlemeler var üstünde. Bastonun topuzunda ise çift başlı bir kartal var.

Üzerinde, yelekle kombinlediği açık gri bir takım elbise var. Bastona yakın renklerde kemer ve ayakkabılar ile de tam bir İstanbul beyefendisi görünümünde.

Başındaki fötr ise giydiği kaliteli takım elbiseyle aynı renk. Fötr şapkanın şeridi ve kravatı da belli ki aynı kumaştan yapılmışlar.

Kendisini süzdüğümü fark ediyor. O da beni inceliyor belli. Ama üstüm başımdan ziyade ruh halimi tahlil edermiş gibi bir hali var.

Sorduğu soruyla beni haklı çıkarıyor.

- Ne o delikanlı? Pek bir dalgın, düşünceli oturuyorsun. Bir derdin mi var?

Yılların tecrübesi tabi, diye geçiriyorum içinden. İhtiyar delikanlı hemen çözdü beni.

- Sorma Bey Amca. Bir soru var aklımda, çok düşündüm cevap bulamadım. Çok sordum, cevap alamadım.

Gülümsüyor:

- Hangimizin soruları yok ki? Bir de bana sor bakalım sorunu, belki cevabın bendedir.

- Sorumdan önce tanışalım. Ben Ali, Ali Kako. Hemen bir alt sokakta oturuyorum.

Bir süre duruyor.

- Enteresan adın varmış Ali Kako. Ben de Zühtü, hemen bir üst sokakta oturuyorum. Memnun oldum.

- Ben de memnun oldum.

Tokalaşıyoruz.

- Haydi sor bakalım, merak ettim sorunu.

Ümitle sabahtan beri olur olmaz herkese sorduğum soruyu yeniden soruyorum.

- Cadde-i Kebir nerededir Zühtü Bey Amca, biliyor musun??

Kocaman bir kahkaha atıyor yaşından beklenmeyecek bir dinçlikle. Ben de gülümsüyorum onun kahkahasıyla.

-  Biliyorum elbet Ali, nasıl bilmem. Tam 54 sene orada çalıştım ben. Küçük bir çocukken girdim Terzi Agop’un yanına sonra kendi terzi dükkanımı açtım o caddede. Dile kolay İstiklal Caddesinde tam 54 sene terzilik yaptım ben.

-  Efendim efendim? İstiklal caddesi mi? Anlamadım.

-  Anlaşılmayacak bir şey yok çocuk. Cadde-i Kebir, İstiklal Caddesi’nin Cumhuriyet öncesi adıdır.

Şaşkınlık yüzümde bir yağlı boya tablo gibi tüm hatlarını iyice belli ederken sırtımı yaslıyorum iyice banka.

Sesinde sanki kendinde kızarmışçasına bir tınıyla:

- Nasıl da özledim İstiklal’i. Kaç yıldır uğrayamadım.

Bir anda gözüm parlıyor ve;

- Gitsek mi acaba???

- Efendim?

- Zühtü Amca, hadi kalk gidelim İstiklal’e.

Asıl parlayan gözü o anda görüyorum.

- Neden olmasın?

Bir anda ayaklanıyoruz. Minibüsle Kadıköy, vapurla Karaköy yapıp. Tünele giriyoruz.

Vapurda 72 yaşında olduğunu öğreniyorum. 10 yaşında Rum bir terzinin yanında öğrenmiş zanaatini. 18 yıl ustasının yanında çıraklık ve kalfalık yaptıktan sonra, kendi terzi dükkanını açmış başka bir sokakta. 2002 yılında artık yeter demiş, terziyi devretmiş, kızı ve torununa yakın olabilmek için Anadolu yakasına taşınmış.

Tüneldeki yolculuğumuz sonunda soluğu İstiklal caddesinin kimine göre sonu, kimine göre başı olan Tünel Meydanında alıyoruz.

Yoruldu mu diye göz ucuyla bakarken ben, Zühtü Amca bir yandan hızlıca yürüyüp bir yandan anlatmaya başlıyor:

- Ali Kako, burada bir ömür yaşadım ben, dile kolay 54 yıl geçti kesintisiz. Başımdan geçenleri bir ben bilirim bir de Muhafızlar.

-  Muhafızlar mı? Ne muhafızı?

Derken de içimden “Zühtü Amca herhalde gençliğinde olmadık işlere karışmış” diye geçiriyorum.

Sorum karşısında duruyor ve bastonuyla Tünel binasının hemen yanındaki binanın birinci katını işaret ediyor.

Dikkatlice bakıyorum.

Pencerenin üstüne bak Ali.

Aldığım yönlendirmeyle pencerenin üstündeki kadın büstünü görüyorum.

-  Bak, İstiklal boyunca bu muhafızların türlü türlüsünü görürsün. Kimisi kadın, kimisi erkek. Kimisi iblis, kimisi melek. Kimisi grup halinde, kimisi hep yek.
Bu muhafızlar, yıllardır, on yıllardır, belki yüz yıldır İstiklal’i korur, kollar, gözler. Ne olup biterse hepsini görür, duyarlar.

Benim de hepsiyle ayrı bir hatıram vardır.

Misal, şurada ki sakallı olan, yaptığım çapkınlıkları hep benim hanıma yetiştirirdi.

Bunları söylerken bir yandan gülüyor bir yandan da göz kırpıyor.

Ben hayretler içinde etrafımdaki binaları inceliyorum hızlıca.

Şaşkın şaşkın;

-  Zühtü Amca, defalarca İstiklal’e gelmişimdir ama ilk defa dikkatimi çekti bu heykeller.

Hiddetli bir edayla;

-  Ne heykeli yahu..? Onlar muhafız, muhafız. Hepsinin ayrı bir bölgesi var.

Hepsinin ayrı hikayesi..

Bastonuyla Taksim yönünü işaret ederek;

-  Gel yürüyelim şöyle.

Kısa bir yürüyüşten sonra eski, harap, sanki yangından çıkmış bir binanın önünde duruyor:

-  Bak, bu binanın muhafızları benim en çok çekindiğim muhafızlardır

Gözüm binayı tararken, koca binanın tepesinde iki muhafız görüyorum.

Bir yandan Zühtü Amca anlatıyor:

- Bu binanın adı ‘Botter Apartmanı’. 19. yy’da zamanının en meşhur terzisi Jean Botter tarafından yaptırılan bu bina Botter ailesinin hem özel hem de mesleki yaşamına hizmet etmiş. Hollanda’dan İstanbul’a göç eden bu ünlü terzi, İstanbul’un kaymak tabakasına ve hatta Sultan Abdulhamid’e de terzilik yapmış.

Ne de olsa ben de zanaatkar bir insanım. Bu muhafızların beni zanaatimle ilgili izlediğini ve her sabah-akşam terzilikte ne kadar ilerlediğimi sorguladıklarını bilirdim.

Yıllardır İstanbul üst kademesinin moda anlayışına yön veren bu binanın muhafızlarından da başka bir takip beklenmezdi doğrusu.
Yavaş yavaş ilerliyoruz. Zühtü Amca’ya kalsa bir çırpıda meydana varacak ama ben tüm binaları detaylıca incelemeye çalışıyorum, caddenin bir sağına bir soluna geçerek.

Yola devam edip biraz ilerde bir kilise önünde yeniden duruyoruz.

‘Santa Maria Draperies Kilisesi’

Kilise girişinde dua eden Meryem Ana heykelini işaret ederek:

- Bu kilisenin önünden geçerken aklıma hep annem düşerdi. Sanki sabah sabah hayır dualarını bana buradan gönderirmiş gibi düşünür, içimi bir huzur kaplardı.
Ayrıca bu kilise dünyada üzerinde bir halifenin adının yazılı olduğu tek kilisedir. Daha önce farklı yerlerde 2 defa inşa edilen bu kilise buradaki yerine geldiğinde bir yangınla harap olmuş. Yeniden yapılmasına ise Sultan Abdülhamid izin verdiği için adı giriş üzerinde yer alan levhada yazılıdır.

Zühtü Amca beni tarih içinde çok eğlenceli ve eğitici bir gezintiye çıkarmış gibiydi adeta. Yolumuza devam ediyoruz..

Odakule’yi geçip, Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin önünde yeniden duruyoruz. İngiliz Konsolosluğu’na giden sokağın İstiklal Caddesi ile kesiştiği köşedeki dar cepheli binaya bakıyor bu sefer.

Başlıyor anlatmaya;

- Muhafızların varlığını ilk olarak bu iblisle fark ettim. Korkutucu gibi görünmeye çalışan şapşal bir şeytan işte. Sonra sonra, çok yakın arkadaş olduk.
Gülmeye başlıyor ve;

- Mektepli koydum adını. Mektepli ile her sabah selamlaşır gecenin havadislerini alırdım ondan.

Kendi kendine mırıldanarak;

- Selam olsun Mektepli! Var mı yeni havadisin bana? Yoksa sen de ben gibi emekli mi oldun bre iblis.
Peh, İblisler hiç emekli olur mu?

Birkaç adım daha atıp Galatasaray Lisesi’nin önüne geliyoruz.

Önünden geçerken Lise kapısının yanındaki balıkları gösteriyor.
- Bak, bu balıklar da talebeleri takip ederdi.

Uygunsuz bir hareketleri olursa olanı biteni muallimlere aktarırlardı.

Dersi kıranların vay haline. Anında istihbarat ulaştırılırdı yönetime.

Yürümeye devam ediyoruz.

Birkaç adım atıyoruz ve hemen durup tam cepheden lisenin karşısında kalan Beyoğlu Han Binası’na dikkatlice bakıyor.

- Ali; İstiklal üzerindeki belki de en yakışıklı Muhafızlar Beyoğlu Handa yaşar diyor. 1800’lü yılların sonuna doğru yapılmış bu bina. İlk yapıldığı yıllarda giriş katında atların bağlandığı bir bölüm ve hemen üstünde de at sahiplerinin gecelemesi için odalar bulunurmuş.
Tam bir han anlayacağın.

Ama şimdi atların olduğu yerde bir pastane, odaların olduğu yerde de gelinlik mağazası var.

Dedim ya en yakışıklı muhafızlar bunlar diye. Belki de seyahat esnasında gelip burada kalmaya karar veren kervanlarla gelmişlerdir diye düşünürüm hep. Ne dersin olabilir mi??

- Olur tabi Zühtü Amca olur… Neden olmasın?

Ben, gördüklerim, duyduklarım ve Zühtü Amca’nın heyecanlı sesi karşısında adeta bir masaldaymış gibi ağzım kulaklarımda şaşkın şaşkın etrafa bakarak, Terzi Zühtü’nün peşinde yürümeye devam ediyorum.

Yüz metre ilerliyoruz. Çiçek Pasajı’nın önünden geçerken Zühtü Amca’ya bakıyorum. İstiklal’in neredeyse simgesi olan bu binayı Zühtü Amca’nın pas geçmesi dikkatimi çekiyor.

- E Çiçek Pasajı?

Dertli, dertli;

-Devam et evlat o hanımları sevmem. Bana olmadık anıları hatırlatıyorlar.

Basmamam gereken bir damar olduğunu fark ediyor ve devam ediyorum.

Bir sonraki durağımız, ‘Yeşilçam Binası’ oluyor. Pek heybetli ama bir o kadar bakımsız binanın önünde duruyoruz.

- Kimler geldiiii, kimler geçti buradan. Önünden her geçişte ayrı bir meşhur simayı görmek mümkündü buralarda.

Ünlü simaları bir kenara bırak, bu binanın asıl meşhur olan kısmı yine muhafızlarıdır. Sağına ve soluna melekleri almış şeytanı görüyor musun?

İyilikle kötülüğün bir arada olduğu nadir muhafız birliklerinden biridir Yeşilçam Muhafızları. Tıpkı bizler gibi aslında. Hepimiz ne tam iyiyiz ne tam kötü. Ne meleğiz, ne şeytan.

Sağ ve sol omuzlarda, kulağımıza fısıldayanlar işte yukardan bizi kolluyorlar bak. Şeytan’ın keyfi pek bir yerinde gibi. Neden acaba Ali? Neden dersin?

Gülüyoruz karşılıklı imalı imalı.

Muhafızlar hakkında konuşa konuşa ilginç yolculuğumuza devam ediyoruz. İrili ufaklı hikayeler anlatmayı bırakmıyor Zühtü Amca.

Taksim Meydanına yaklaştıkça adımları ağırlaşıyor.

İç geçire geçire;

- Nede olsa yaşın verdiği bir yorgunluk var artık.

…..

- Ali; yolumuzun sonuna geliyoruz. Sana en kıymetli muhafızı göstereceğim. Zaten en kıymetlisi olduğu için de onu sona bıraktım.

İyice meraklanıyorum.

Fransız Konsolosluğu’nun da önünden geçip Taksim Meydanına çıkıyoruz.

Cumhuriyet Anıtı’na doğru ilerliyoruz. Anıtın önüne gelince şapkasını çıkarıp başıyla saygısını belirten bir selam veriyor.

Bana dönüp; işte İstiklalimizin en büyük muhafızı, diyor.

Mustafa Kemal!

Peki ya baska?

0

-Ey sevgili kimsin, nesin sen?

-Canım ben.

-Başka?

-Canının cananıyım ben..

-Eksik olma! Peki ya başka?

-Abım ben, ab-ı hayatım.

-Can suyumsun sen. Peki ya başka?

-Toprağım ben, sana can veren.

-Gıdamsın sen, ruhumun gıdası. Peki ya başka?

-Ruhum ben o toprağa, bulamaca, çamur deryasına can verenim ben.

-Ruhumın ilahi bedelisin sen. Peki ya başka?

-İki notayım ben, kulağına fısıldanan.

-Bir hoyrat, bir serenatsın sen. Peki ya başka?

-Işığım ben, varsam güneşliksin yoksam gündüze hasret.

-Seherimsin sen benim, bir mucize misali. Peki ya başka nesin?

-Gülüm ben dikenden müsemma.

-Diken de olsan kokun yeter bana. Peki ya başka nesin sen?

-Hakkım ben dedi. Muhakak ki senin olan.

-Ben bana varmadan sen bana geldiysen gidecek yolumuz var hala dedim.

-Peki ya başka dedi…

Verecek cevabımız kalmadı.

-Ben, O, ebedi sessizlik ve  aşk vurdu mühürü cevap olarak olmayan bize!

Gizleyemezsin

0

Tüm rezilliğin ile karşımda çırılçıplaksın!

Yapmacık bir ar belirtisi var yüzünde. Lakin, ben o yüze sahip ruhun çürmüşlüğüne daha önce defalarca şahit oldum.

Sırf bana, birkaç kişiye, çevrene naif görünebilmek için göstermelik şekilde ellerinle edep yerlerini kapatmaya çalışıyorsun.

O ellerki, avuçları yalan ve riya dolu, parmakları hep iki yüzlülüğü işaret  eden.

Saklamaya çalışmana gerek yok!

Belki de senin en zararsız yanındır bedenin… Bil ki, düzgün, yürekli, dürüst, sadık, kıymet bilen, namuslu diğer kimselerle ortak olan tek yanındır, şu insani kılığın!

Kasılma yine, yeniden rol yapmak için, o paslı avuçlarla örtmeye çalışma edep yerlerini, kıvranma utanıyormuş gibi rol kesmek için…

Gizlemeye çalıştığın yerler alelade insanların mahremleri, sende olmayanlardan…

Senin tek utanılacak yerin var, ne yapsan da utancını örtemeyeceğin tek yer…

Kokuşmuş vicdanın!

Debelenme karşımda daha fazla!

Ben sendeki ruhun mahiyetini ona can verenden öğrendim! Şüphe götürmeksizin…

Page 1 of 3123

Son Yorumlar

fikiriscisi@facebook