Feedback

:)

1

Sevmem ben iç karartıcı havayı..İsterim her daim aydınlık olsun.. Tüm renkler daha bir canlıdır tüm insanlar ise daha mutlu sanki..

Kasvetli havaları sevmem ben..

İsterim cömert olsun güneş… Girmesin araya gri gri koca koca bulutlar..

Ben sevmem sonbaharı..

Kararır içim.. Gücüm, dermanım kalmaz.. Yatıp kalkıp bitmesini beklerim sonbaharın…

Ama bu sonbahar farklı..

Çünkü karanlık, kasvetli, dermansız günlerime sen geldin..

Artık ışığım gök yüzünden değil kalbimden geliyor..

Hoş geldin yar..

Ben İstanbul'u

0

 

Ben İstanbul’u sadece boğazında ki köprü eğimi ile değil,
Boğaz akıntıları ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece balık ekmeği ile değil,
Kokoreççi, çorbası, midyesi ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece Mabed’i ile değil,
Sami Yen’i, İnönü’sü ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece Kız Kulesi ile değil,
Galata, Beyazıt kulesi ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece gelişi ile değil,
Yaşaması, doyamaması, gidişi ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece acısıyla değil,
Tatlısı, mutluluğu, yokluğu ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece eğlencesi ile değil,
Hüznü, haykırması, gözyaşı ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece İstiklal’i ile değil,
“Cadde”si, sokağı, Kadıköy’ü ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece kalabalığı ile değil,
Kayboluşu, yalnızlığı, viraneliği ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece arnavut kaldırımı ile değil,
Trafiği, yoğunluğu, koşuşturması ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece vapuru ile değil,
Tramvayı, taksisi, dolmuşu ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece gündüzü ile değil,
Bugünü, yarını, gecesi ile sevdim.

Ben İstanbul’u sadece Bakırköy’ü, Levent’i, Bostancı’sı ile değil,
Ben İstanbul’u “Yedi Tepe”si ile sevdim.

Ben İstanbul’u onun, şunun, bunun için değil
Ben İstanbul’u KENDİM için sevdim.

Bir Dolmus Cok Hayal

0

Gününden gününe, günün saatinden saatine değişir sıranın uzunluğu. Kimi zaman yedinci sekizinci dolmuşa binerken kimi zaman da beklersin dakikalarca aracın içinde.
Taksi dolmuşlar artık tek marka ve tek model, emin değilim böyle bir yaptırım mı var ama pek sanmıyorum. Eski Türk filmlerinde ve atadan deden kalma fotolarda gördüğüm taksi dolmuşlar çok daha çeşitli model ve renklerdeler oysa.
Günlerden bir gün olsun. Kadıköy’de taksi dolmuşun içinde Taksim’e yol almak üzere aracın adına yakışır şekilde dolmasını bekliyorum. Yanımızdan geçen her kişiyi süzüp acaba binecekte dolduracak mı dolmuşu diye bakıyorum. Neyse ki sonunda bir yaşlı teyze gelip son yolcu koltuğunu kapatıyor.

Kaptanımız da köşküne kurulunca başlıyor Asya’dan Avrupa’ya deniz aşırı yolculuk
-bilmeyende ne sanacak-.
Kadıköy’ün yoğun trafiğinden hızla sıyrılmaya çalışan kaptan aynı anda verilen ücretleri topluyor. Batı’da insanların daha rahat iletişim kurmalarını bağladığım noktalardan birisi de bu ücret uzatma diyalogları.
-Şuradan bit Taksim uzatır mısın evladım?
Diyerek yaşlı teyze öndeki çocuğun omzuna nazikçe dokunduruyor eski İstanbul hanımefendilerinden olduğunu kanıtlarcasına.
Kaptan bir yandan para üstlerini verirken bir yandan da trafikteki diğer şoförlere verip veriştiriyor incenden. Derken ani bir fren… Su satan çocuk, bir diğerini peşinden yola atlıyor, neyse ki kaptan olaya hakim… O kadar hakim ki, frene basılması, camın açılması ve sucu çocuğun annesine gönderme yapılması kısacık bir anda gerçekleşiyor.

Derken para alışverişi tamamlanıyor ve Çevreyolu yazılı yeşil tabelaları takip başlıyor. O anda Mabedin yanından geçiyoruz. Bayraklarımız dalgalanıyor, hafta sonu sarı lacivert formamla ibadete geleceğim gece aklıma geliyor. Heyecanlanıyorum.
Heyecanı bitirmemeye kararlı kaptan, verdikçe gazı Ford hem bağırıyor hem de hızlanıyor. O sırada yanımda ki teyze elini yüreğine götürüp birşeyler mırıldanıyor, ben hafiften gülümsüyorum. Aracın hızı sayesinde kısa sürede köprünün kulakları görünüyor.

Harika, harikaa harikaaa. Bu köprü üzerinde olmak harika. Düşünüyorum acaba tam ortada hangi kıtadayım diye? Solumda Sarayburnu, sağımda Kuleli ve Galatasaray adası. Zamanında babamdan ne çok hikaye dinlediğim geliyor aklıma bu ada hakkında. Tekrar sola bakınca da Kabataş Erkek Lisesini görüp abimi babamın yanına getiriyorum zihnimde. Hep derler güzel şeyler kısa sürer diye, köprü zevki de eskimiş asfalt ve amortisörler sayesinde oturduğum yerde hoplaya hoplaya kısa sürede bitip gidiyor.

İşte Barbaros yokuşu, nedendir bilmiyorum ama bu yolu seviyorum ama çabuk bitsin istiyorum çünkü devamında daha çok sevdiğim bir yol var, Dolmabahçe caddesi. Dolmabahçe caddesinde sarayın cam köşkünün önünde geçerken 120-130 yıl geriye gidiyorum bir anda.
Padişah cam köşkte, biz tebaası da onu selamlayarak geçiyoruz bir bayram günü caddeden. Hayal zihnimden uçuyor keza hayatımda ilk defa maç izlediğim eski adı Mithat Paşa, bilinen adı ise İnönü Stadı olan boğaz manzaralı kartal yuvasının yanından geçmekte beni başka bir hayale götürüyor.
Hemen sonrasında Gümüşsuyu, Japon ve Alman konsoloslukları ve devamında AKM son durak.

Yolculuk ta hayaller de sona eriyor. Ver elini İstiklal diyor ve hemen girişinde meşhur Taksim Hamburgerine saldırıyorum. Farkındayım bu tat hayal değil, gerçek.

Kadıkoy’(un)den Eminonu’ne

2

Gidilen yol dünyaya hükmetmiş bir yarım adada son bulacak bir yol. Gidilen her metre onlarca sene geriye, bir imparatorluğun merkezine gidilmekte.

Önce inersin mavilerden, kaptana “Kolay gelsin”, dersin, pek oralı olmaz kendileri.

Adımını atarsın kaldırımına Kadıköyünün ara sokaklarından birinin. Bir anda büyük bir hengame, durdurulamaz bir insan akını ve kalabalık. Hepsi bir yere yetişmeye çalışıyor gibi ama aralarında en dikkat çekenler lise üniforması içerisinde olan gençler. Herkesten daha rahat gibi görünseler de başkası olmaya çalıştıkları için belki de en gergin olanlar onlar.

Kaldırımlar kırık dökük, ilerlersin, yürürsün bankaların önünde sıralara girmiş insanları geçersin. Duymuşsundur kulağının dibinde pazarlamanın en temelinde yer alan işportacıları. Belki çok kısa bir şekilde göz atarsın, ama durmazsın. Sıra karşıya geçmekte, yolculuğa bir adım daha yaklaşmakta şimdi. Kimi vardır, sabırsızdır, kırmızının yeşile dönmesini beklemez, atar kendini caddeye. O an beklersin yaya ışığındaki kırmızı abinin tutmasını ensesinden o serserinin “nereye gidiyorsun”, dermişçesine. Üstteki sönüp alttaki yanınca sende kalabalıkla birlikte atarsın adımını caddeye, geçerken ilk caddeyi diğer ışığa bakarsın acaba onu da aradan çıkarabilir miyim diye?

Sonra bir bakarsın o serseri ile aynı şeyi yapıyorsun ve aynı anda duyarsın çingenlerin sesini, bakarsın renklerine çiçeklerin, gelir burnuna yapay kokuları… Bir çingene senin üç duyuna hitap eder o anda. Hallerine bakarsın bir de neşelerine… Kızarsın kendine… Bir bakarsın, etrafındaki insanlar adımlarını hızlandırırlar. Vapur öttürür borusunu, öksürür bacasından dumanını, ağır ağır harekete başlar… Koşmak gereksizdir, yetişemeyeceğini bilirsin ama üzülmezsin, önce rıhtımdan karşı kıyıya bakıp yüzlerce yıl geriye gideceğin yolun detaylarını kazımalısındır hafızana.

Dayanamazsın kokuya, alırsın bir balık ekmek -bol limonlu-. Hem yersin hem ezberlersin. Kulağına sesi gelir konservatuar öğrencilerinin çalışmalarının. Bu seslere karışır ilk aşkının, sarı lacivert renklerin, marşı. İçinde bir heyecan oluşur, başkentindesindir cumhuriyetinin.

Balık ekmek biter, bitmeez.. Balık biter, ekmek bitmez… Ekmekte martıların göz hakkıdır, fırlatırsın havaya… İzin vermez düşmesine suya…
Nefret ettiğin hayvandır martı zamanında ama Çırağan’ın bahçesinde gecenin bir yarısı içerken kırmızı şarabını, hatırlatmıştır sana hayatına yol çizen adamı. O günden sonra daha yakın hissedersin kendini kanat açıklığına hayran kaldığın hayvana.

An gelir vapur yanaşır iskeleye, atar kendini insanlar karaya sanki denizden korkarmışçasına…
Beklersin kapıların açılmasını ve sanki bir zaman makinesine binermiş gibi binersin vapura. Ne de olsa yolun sonu bir imparatorluk mabedi. Adımını atarsın merdivene vapurda üst katlara çıkmak için, vazgeçersin. Dönüp halat mahallinde kalmaya karar verirsin.

Vapur ayrılır kıyıdan, yavaş yavaş hızlanır, hedefi bellidir boğazın gelininin. Sen, ellerin cebinde rüzgarı hissedersin yüzünde dururken halat mahallinde. Gözlerin yaşarır, etrafındaki insanlar hissettirmeden sana bakarlar ağlıyor musun diye… Ama sen sanki bir komutan edasıyla, mağrur bir şekilde gözlerin sabit saray burnuna bakmaktasındır.

Her dalgayı yarması vapurun seni yıllarca geriye götürür, belki de bekleyenin vardır baktığın yerde. Vapur gider, gider, gider.. Yanaşır Eminönü iskelesine, inersin vapurdan…
Nerede imparatorluk diye bakarsın etrafına… Ama yine balık ekmek kokusu gelir burnuna…
Bu sefer döner karşı kıyısına bakarsın altın boynuzun… Orada bekler seni Cenevizler… Gitmelisindir o kuleye çıkmalısındır tepesine ve Hazerfenin gözleriyle görmelisindir YediTepe’li şehri.

Her baktığın yer sana ayrı bir yolculuk, ayrı bir serüven vaat eder. Ama yıllar öncesindedir yaşaman gerekenler. Sonra içinden geçirirsin, keşke Topkapı’da bir duvar taşı olsaydım da şahit olsaydım tüm geçmişine İstanbul’un.

Page 3 of 3123

Son Yorumlar

fikiriscisi@facebook