Feedback

Secimler

0

Hayatın zor tarafı tercih yaptığın zamanlardır.
Hep en zor zamanı birden fazla seçenekten birini seçmek zorunda kaldığın zaman yaşarsın.
Ancak seçimleri yaparken belli kıstasların varsa işin kolaylaşır, dolayısıyla hayatında.

Buna istersen hayat çizgin, istersen karakterin, istersen kişiliğin, mantığın, dünya görüşün, delikanlılığın, raconun, stilin… ne dersen de.

Ben adamlık derim buna.. Seçimin yaparken yukarıdaki tüm değişlere ithafen bu adamlığı kullanırım. Hayat daha kolaydır böylece.

Ya herro ye merro diyebilirim, adam olmaya tersse vazgeçebilirim kimi arzularımdan.
Tercih yaparken belki üzülürüm ama bence doğru olanı seçmek kolaydır böylece, çünkü bir hayat çizgim vardır.

Yanardönerlik, ne şiş yansın ne kebap mantığı terstir bana… Bu mantıktaki muhteremlere ise sonunda tek şey söylerim:

“Adamsan yerin yanımdır, değilsen …”

-Vs+

0

Davada savunma yapan avukat kaybettiği davayı,
Final sınavına giren öğrenci kötü aldığı vize notunu,

Gole giden futbolcu ilk yarı yediği golü,

Ameliyat yapan doktor kaybettiği hastasını,

Yola çıkan şoför yaptığı kazayı,

Konser veren müzisyen yanlış bastığı notayı,

Cephede savaşan asker kurşun yarasını,

Yatırım yapan iş adamı batırdığı paraları,

Yeni yürümeye başlayan velet bir önceki gün düşüşünü,

Tüccar yediği kazığı,

İnsan düştüğü kötü durumu,

Unutmayacak, unutmamalı amaaa..

Ama takılı kalmamalı düşüşüne, kaybına, kazasına, yarasına…

Devam edecek çalışmaya, tedaviye, savaşına, yürümeye…

Geçmişte yaşadığı kötü günleri hayatın kendini geliştirmek için önüne çıkardığı şanslar olarak değerlendirmelidir. Bu bilinci benimseyerek yaptığı hataları, düştüğü zor durumları kendi lehine çevirmelidir insan.

Daha Fazla Yasamak

0

 

Şöyle deliksiz ve huzurlu bir şekilde geçirilmiş bir uykunun tadı kolay kolay herhangi başka bir zevkle değiştirilemez.
Hele ki ertesi gün yapacak önemli bir işiniz yok ve uykunuzdan bir dış etken olmadan kendi kendinize uyandıysanız ne mutlu size.
Uykunun verdiği rahatlığa resmen bağımlı olan çok insan tanıyorum. Hatta yemek yerken uyuyakalanını bile gördüm.
Yurtta kaldığım dönemlerde öğle saatine kadar uyuyup sınavlarını kaçıran arkadaşlarım dahi oldu (selamlar EVG’ye) . Bunun yanında ben de uyumayı seven birisiyim. Günde 7 saat yeter bana ve uykusuzluğa tahammülüm vardır. Fakat değinmek istediğim konu şu: Neden daha az uyuyarak daha çok yaşamayı denemiyoruz?
Bir örnekle bu daha çok yaşamı somutlaştıralım. Ortalama 70 yıl yaşayan bir insan, ömrü boyunca günde ortalama 8 saat uyuyorsa eğer, yaklaşık olarak 23.3 yılını başı yastığında geçiriyor demektir. Peki, bu 8 değil de 6 saat olsaydı toplam da 15 yıl tatlı rüyalar görecekti. Yani 8 yıl karda olmuş olacaktı.
Biraz daha sınırları zorlasak ve bir günde 3 saat uyku desek?Böyle bir durumda ise hesap makinem bana devirli bir şekilde sadece 7.77 yılı uyuyarak geçireceğimizi söyledi.
Haklısınız bence de 3 saat çok uçta bir örnek ama bunu yapabileceğimizi iddia eden öğretiler ve bu öğretilere uygulayıp hakikaten uyku saatlerini dişe dokunur şekilde azaltan insanlar var.3 saat olmasa da 6 saat gayet makul geliyor bana. Denemekte fayda var.
8 yıl göz ardı edilecek bir süre değil doğrusu.
Neden daha çok yaşamayalım ki?

Kacinci Sortie

0

Bir gemi,Yunanistan’ın Trieste limanından yüklediği ahşap sakızını Romanya’nın Konstanta limanına doğru götürürken geçmişti 500 yılı aşkındır Türk kontrolü altında olan ve alt-üst akıntısı derişim farkı yüzünden zıt yönde hareket eden boğazdan. Tahminler binlerce yıl öncesinde gerçekleşen büyük depremde açıldığını ve şimdiki ege denizinden gelen suların oluşturduğunu gösterir yöndeydi bu dünyaca ünlü mekanın.
Her neresinden olursa olsun boğazın kıyılarında kendinde yer alabilmiş ortamlar o binlerce yıldır süre gelen akıntıların taşıdıkları büyüler ile biri bin edebilme yetisine sahiptirler.
İster Kanlıca’da yoğurt yerken, ister Çengelköy’de kahvaltı yaparken, ister Kulelide parkta şarap içerken, ister motorla Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçerken, ister Dolmabahçe’de çay yudumlarken, İster Rumeli Hisarında konser dinlerken, ister Sortie’de mezuniyetinizi kutlayıp dostlarla kadeh kaldırırken… Amacı, yöntemi ne olursa olsun Boğaz, yapılan eylemi farklı kılabilmektedir.
İşte bahsi geçen büyünün yüz sürdüğü bir geceydi cumartesi gecesi… Bu gece de gözüme birçok şey takıldı. Masa taşıyan garsonlar, alabildiğine dikkat çekecek bir şekilde sigara satan genç kızlar, bayanlar üşümesin diye şal getiren çalışanlar, yatları ile geceye teşrif edenler ve bu zatları sözüm ona kontrolden geçiren güvenlik görevlileri, içinden gelen tüm duyguları vücudunun her bir kıvrımına ayrı bir şehvet ve ayrı bir heyecanla aktaran beyaz body ve gri pilili eteği ile tüm er gözlerinin dönüp en az bir kere baktığı öz güven abidesi hatun kişi, bir gece önce adalar üzerinden doğuşuna şahit olduğum bu gece Anadolu yakası tepelerinin arkasından yüzünü gösteren inanılmaz güzellikteki ay, boğazın üzerinde bir gerdanlık gibi duran Boğaz Köprüsü ve birçok ince detay…
Yukarıda sıralamadığım keza sıradan olmadığı için orada yer almayan son bir ayrıntı daha var. Her birimizin ayrı ayrı kendimizce bir o kadar zor ve eğlenceli kabul ettiğimiz günlerimizi geçirdiğimiz, ortak paydamızı oluşturan, sırtımızda taşıyacağımız belki en önemli marka ile olan son bağımızı kafamızda ki dört köşeli şapkamsıyı elimizden geldiğince yukarıya atarak kopardık. O gece Sortie’de sanırım bizden daha fazla eğlenmeyi hak eden kimse yoktu. Yeditepe İşletme 2006 mezunları Cuma gecesi Sortie’de geçen yılların zorluklarının etkisini atıp mutlu yanlarını harmanladılar.
Konstanta, limanına yükünü boşaltırken Yunan bandıralı gemi birkaç gün önce geçtiği Boğazın güzelliklerini güvertesinde taşıyamadığı için mahzun bir şekilde dalgaların etkisiyle salınmaktaydı…

Dostlar Sağolsun

0

 

Dostların varlıkları insanların zor zamanlarında anlaşılır. Yaptığın yatırımın geri dönmesi gibidir dostlarının yanında yer alması. Geçmişte gösterdiğin sağlam duruş, insani yönlerin, karakterinin sağlamlığı ve bunun gibi birçok önemli etkenler yaptığın yatırımları oluşturur.
Ben bu güne kadar arkadaşlarımın varlığını her zaman yanımda hissettim ama kimileri arkadaştan da öte olup hayat boyu varlıklarını kaybetmemek için çaba sarf edebileceğim insanlar konumuna geçtiler.

Belki bundan sonra ki cümlemin “Ama bu insanlar bir elin parmağını geçmez” diye bir sınırlamayı dile getireceğini sanıyorsunuz ama ben şanslı sayılacak birisiyim herhalde ki bu insanların sayıları sandığınızdan da yüksek. Ayrıca arkadaşım, dostum olarak gördüğüm kimsenin varlığının eksilmesini istemem, bu sebeple onlarla ilgili attığım her adım onların yerlerini sağlamlaştırmak için atılmıştır..

Hele ki dost olarak cebime koyduğum ve zor durumda en büyük koz olarak çıkarabileceğim insanların kalbini kıracak, onların varlıklarına zeval getirecek durumların gerçekleşmesine hiçbir şekilde izin vermem.

Ne maddiyatın, ne eğlencenin, ne arzusal gelen bir dürtünün bana arkadaşlarımın, dostlarımın, değer verdiğim insanların şahsıma olan güvenlerini zedelemesine sebep olacak bir adım arttırmasına olanak tanımam.

Ben hiçbir zaman hayatımda bir şeyleri tek başıma başardım demem, her seferinde yanımda bir dostum olsun isterim.

Onların güvenlerini, varlıklarını kaybetmektense atacağım adımı atmam ve kazanacağımı sandığım şeyi kazanmam olur biter.

Ekonomide fırsat maliyeti vardır. Dünyadaki hiçbir değer arkadaşlarımı kaybetmenin maliyetinden daha üstün olamaz.

Varlığı bana güç veren tüm arkadaşlarıma ithafen bir teşekkür yazısıdır bu. Ama şu günlerde içlerinden üçü bu teşekkürü daha çok hak ediyorlar. Üçünüze de teşekkürler sevgili arkadaşlarım, dostlarım. Anladınız siz!! : )

S.A.

0

 

Uzanmışsındır Kanlıca’nın Orta yerine bir taşa
Sövmeye başlarsın gelmişine geçmişine.
Şükredersin biten ikili deliliğe.
Gülümse dersin kendine,

Çünkü bir film gelmiştir şehre ve.,
Başrollerinde gel gel diye çağırdığın sarışının vardır yeniden.

Son akşamlarda solan güllerini
Haydi gel benimle ol diyen O, canlandırmıştır.

İstanbul İstanbul olalı,
Sen ağlayınca dayanamayanı görmemiştir.

Söylenirsin kendine, ne kavgan bitmiştir ne sevdan,
Ama bilirsin gün dansöz dünyanın günüdür.
Ve zaman Rakkas zamanı.

Baba!!

0

Erkek çocuklar için ne kadar ayrıdır O’nun yeri…
İdealindir O’na ulaşmak, O’nun gibi olabilmek…
Arkana binlerce kişinin duasını alabilmek…
Attığı her adımda güven kelimesini layıkı ile taşıyabilmek sırtında….

Peki ya her söylediği, her yaptığı doğrumudur “baba”nın?
Yanlış yapmaz mı hiç?
Elbet yapar, ama elinden gelse tek yanlışı göstermek istemez sana.
Peki hiç mi yanlış konuşmaz baba?
Elbet konuşur, ama elinden gelse tek kelime yanlış konuşmak istemez sana.
Hep doğruyu göstedi bana, hep doğru olanı yapmamı öğütledi..
Bugüne kadar söylediği tek şeyin yanlış olduğunu tecrübe etmedim.
Ama yeri geldi, yaptıklarını kendi hayatıma uygulamaya çalıştım, olmadı!!!
Uymadı!! Uyduramadım.
Tecrübe ettim, yanlış çıktı…
Yanlış değildi, çünkü şartlar uymuyordu.
O’nun yaşadıkları ile benim yaşadıklarım aynı çerçevede ama farklı koşulların altındaydı…
Ben O’ndan gördüğümü yaptım, dediklerini değil!!!
Yanlış yaptım, seçemedim doğruyu!!
Kör olmuştu gözlerim!!!
Üzerindeydim her türlü bulutun!!
Düşünmedim yarını, yaşadım günümdeki mutluluğu!!!
Saf bir şekilde!!
Tek derdim mutlu edip, mutlu olmaktı!!
Ama hayat bu, düşünmeden kontrolsüzce atılan hiç bir adımı affetmiyor…
Telafisi ne kadar kolay olursa olsun, tek bir sözcük halledecekken herşeyi, yaşanan hiç bir şeyi tek başına geri çeviremiyorsun.
Ama hayat devam ediyor ve sende bir gün baba olacağının farkına varıyorsun.
O’nun olduğu gibi olabilmek için kendini yetiştirmen, her düşüşünde bir an önce ayağa kalkıp, yaralarını sarıp tecrübe olarak çantana atmak zorunda olduğunu fark ediyorsun.
Ben, senin sölediklerini yapmadım, yaptıklarını yaptım, düştüm, canım acıdı!!!
Ama ayağa kalkmasını bildim ve kendimi daha güçlü hale getirdim.
Bu sefer olmadı ama gelecekte “hak eden” kişi hak ettiği karşılığı alacak benden…
Her ne kadar bu seferin doğru olduğuna inansamda, hayat bu belki döner dolaşır, benzer şansı tekrar ayağıma getirir!!!
Belki yanına getireceğim kişi yine istediğin olur!!!

Selametini eksik etme üzerimden!!!

Yerin rahattır umarım ;)

Mabed

0

 

Maç günü Cumhuriyetimizin başkentine gitmekle başlar… Dönercisi, çiçekçisi, taksicisi ve hatta ayakkabı boyacısı bile o gün, gördüğünde seni mutlu eden renklere bezenmiştir.

Sanki anlaşmışçasına aynı renklere bürünmüş insanlar birbirlerini görünce, göz göze gelince selamlaşır gülümser… Kocaman bir aileymişçesine…

Sinemaya film izlemeye gider gibi, salona konser dinlemeye gider gibi, mabede ibadete gidermiş gibi şen şakrak, gülen gözlerle gider elli beş bin kişi o kocaman ailenin ortak evine(!)

En büyük mutluluğu babasının omuzlarında oturan, forması sırtına şapkası kafasına büyük gelen minikleri, sevgilisinin, eşinin, abisinin elinden tutmuş mabede giden ve heyecanları yüzünden okunan bayanları görünce yaşarsınız. Çünkü bilirsiniz böyle bir ortama döner bıçakları, meşaleler, ahlaka aykırı hareketler girmez. Gurur duyarsınız bu durumu diğer emsallerle (!) karşılaştırınca…

O günün en zor kısmı mabede yaklaştıkça başlar!! İçerden renktaşlarının sesleri gelir, eğleniyorlardır, hep destekliyor, tam destekliyorlardır. Bir an önce o temaşanın içinde yer almak istemektesindir.
Sonunda turnikeden geçersin polis son defa yoklar seni ve kendini atarsın tribüne… Sahaya en yakın olduğun yerden bir bakarsın yeşil çimlere sonra başını kaldırıp mabedinin her köşesini kontrol edersin acaba bu sefer neresi yenilendi diye? Çünkü orayı benimsemişsindir, senindir artık orası ve yapılan her değişikliği, kullandığın her bir ayrıntısı ile gurur duyarsın…
Tırmanırsın merdivenleri bulursun koltuğunu yerleşirsin… Maç saati yaklaştıkça heyecanın artar…

Bir bakarsın çıkmaya başlar sahaya futbolcular ve kadro açıklanır stadyum hoparlörlerinden… En sonun da 12 numara olarak seni anons eder mikrofondaki ses… İşte bende buradayım dersin içinden…

Hemen arkasından santrayla beraber omuz omuza başlar ve sen yanında yeni tanıştığın renktaşınla omuz omuz haykırmaya başlarsın:

Lay lay lay la lay laaaayyy Feeeeneeerrrbaaahçeeee…

Maç biter, yüzün güler… İçin rahattır, etmişsindir ibadetini (!!!) çıkarsın evinden gidersin evine…

Kadıkoy’(un)den Eminonu’ne

2

Gidilen yol dünyaya hükmetmiş bir yarım adada son bulacak bir yol. Gidilen her metre onlarca sene geriye, bir imparatorluğun merkezine gidilmekte.

Önce inersin mavilerden, kaptana “Kolay gelsin”, dersin, pek oralı olmaz kendileri.

Adımını atarsın kaldırımına Kadıköyünün ara sokaklarından birinin. Bir anda büyük bir hengame, durdurulamaz bir insan akını ve kalabalık. Hepsi bir yere yetişmeye çalışıyor gibi ama aralarında en dikkat çekenler lise üniforması içerisinde olan gençler. Herkesten daha rahat gibi görünseler de başkası olmaya çalıştıkları için belki de en gergin olanlar onlar.

Kaldırımlar kırık dökük, ilerlersin, yürürsün bankaların önünde sıralara girmiş insanları geçersin. Duymuşsundur kulağının dibinde pazarlamanın en temelinde yer alan işportacıları. Belki çok kısa bir şekilde göz atarsın, ama durmazsın. Sıra karşıya geçmekte, yolculuğa bir adım daha yaklaşmakta şimdi. Kimi vardır, sabırsızdır, kırmızının yeşile dönmesini beklemez, atar kendini caddeye. O an beklersin yaya ışığındaki kırmızı abinin tutmasını ensesinden o serserinin “nereye gidiyorsun”, dermişçesine. Üstteki sönüp alttaki yanınca sende kalabalıkla birlikte atarsın adımını caddeye, geçerken ilk caddeyi diğer ışığa bakarsın acaba onu da aradan çıkarabilir miyim diye?

Sonra bir bakarsın o serseri ile aynı şeyi yapıyorsun ve aynı anda duyarsın çingenlerin sesini, bakarsın renklerine çiçeklerin, gelir burnuna yapay kokuları… Bir çingene senin üç duyuna hitap eder o anda. Hallerine bakarsın bir de neşelerine… Kızarsın kendine… Bir bakarsın, etrafındaki insanlar adımlarını hızlandırırlar. Vapur öttürür borusunu, öksürür bacasından dumanını, ağır ağır harekete başlar… Koşmak gereksizdir, yetişemeyeceğini bilirsin ama üzülmezsin, önce rıhtımdan karşı kıyıya bakıp yüzlerce yıl geriye gideceğin yolun detaylarını kazımalısındır hafızana.

Dayanamazsın kokuya, alırsın bir balık ekmek -bol limonlu-. Hem yersin hem ezberlersin. Kulağına sesi gelir konservatuar öğrencilerinin çalışmalarının. Bu seslere karışır ilk aşkının, sarı lacivert renklerin, marşı. İçinde bir heyecan oluşur, başkentindesindir cumhuriyetinin.

Balık ekmek biter, bitmeez.. Balık biter, ekmek bitmez… Ekmekte martıların göz hakkıdır, fırlatırsın havaya… İzin vermez düşmesine suya…
Nefret ettiğin hayvandır martı zamanında ama Çırağan’ın bahçesinde gecenin bir yarısı içerken kırmızı şarabını, hatırlatmıştır sana hayatına yol çizen adamı. O günden sonra daha yakın hissedersin kendini kanat açıklığına hayran kaldığın hayvana.

An gelir vapur yanaşır iskeleye, atar kendini insanlar karaya sanki denizden korkarmışçasına…
Beklersin kapıların açılmasını ve sanki bir zaman makinesine binermiş gibi binersin vapura. Ne de olsa yolun sonu bir imparatorluk mabedi. Adımını atarsın merdivene vapurda üst katlara çıkmak için, vazgeçersin. Dönüp halat mahallinde kalmaya karar verirsin.

Vapur ayrılır kıyıdan, yavaş yavaş hızlanır, hedefi bellidir boğazın gelininin. Sen, ellerin cebinde rüzgarı hissedersin yüzünde dururken halat mahallinde. Gözlerin yaşarır, etrafındaki insanlar hissettirmeden sana bakarlar ağlıyor musun diye… Ama sen sanki bir komutan edasıyla, mağrur bir şekilde gözlerin sabit saray burnuna bakmaktasındır.

Her dalgayı yarması vapurun seni yıllarca geriye götürür, belki de bekleyenin vardır baktığın yerde. Vapur gider, gider, gider.. Yanaşır Eminönü iskelesine, inersin vapurdan…
Nerede imparatorluk diye bakarsın etrafına… Ama yine balık ekmek kokusu gelir burnuna…
Bu sefer döner karşı kıyısına bakarsın altın boynuzun… Orada bekler seni Cenevizler… Gitmelisindir o kuleye çıkmalısındır tepesine ve Hazerfenin gözleriyle görmelisindir YediTepe’li şehri.

Her baktığın yer sana ayrı bir yolculuk, ayrı bir serüven vaat eder. Ama yıllar öncesindedir yaşaman gerekenler. Sonra içinden geçirirsin, keşke Topkapı’da bir duvar taşı olsaydım da şahit olsaydım tüm geçmişine İstanbul’un.

Page 12 of 12« First...89101112

Son Yorumlar

fikiriscisi@facebook