Feedback

Yanilmisim!! Ne Mutlu Bana:)

0

Türkiye’de demokrasinin yerleşmeden yok olacağı konusunda endişelerim vardı…
Seçmeyi seçilmeyi beceremiyoruz, takım tutar gibi oy veriyoruz diye çekincelerim hep içimdeydi.

Genele baktığımda ise bu durumu gösteren o kadar çok done çarpıyordu ki gözüme içim kararıyordu.

Umudumu yitirmeye başlamıştım ne yalan söyleyeyim… Dilim varmıyordu koyun gibi güdülen bir milletiz demeye.

Sevmem ben siyaseti fazla da konuşmam, yazmam… Ancak elbetteki düşünürüm, yorumlarım…
Düşüncelerim uzunca bir süredir moralimi bozuyor halkımıza olan güvenimin ışığı sönüyordu…

Ancak bugün bir meşale yandı ki yüreğimi aydınlattı, al işte AAB yanılıyorsun diye haykırdı yüzüme..
Nasıl mutluyum yanıldığıma bilyor musunuz? Nasıl gururluyum yüzüme tokatı hemşerilerimin vurmasından
dolayı.

Ey Şanlıurfa halkı!! Teşekkürler olsun sana!!!
Binlerce kere teşekkür ederim demokrasinin hakkını verdiğiniz için.
Binlerce kere şükranlarımı yollarım size doğru yolu bulmakta zorlanmadığınız için.
Binlerce kere saygıyla eyiliyorum önünüzde ümmet, etnik köken, partizan siyaseti yapanlara fırsat vermediğiniz için.
Binlerce kere gurur duyuyorum hepinizle hizmet edene layık olduğu vefayı gösterdiğiniz için.

Yaşasın Urfalılar!!!

Cebimde Sinif Var

1

Üçü kız, ikisi erkek, 14-15 yaşlarinda bir öğrenci grubu ellerinde içecekleri bir masanın etrafında bir kafede toplanmış konuşuyorlar.  Biraz dikkatli bakınca, bir konu hakkında fikir alış verişinde bulunduklarını görüyorum. Hepsinin elinde birer iPhone var, ve durmaksızın bir takim  bilgileri kontrol ediyorlar…

Ne oyun oynuyorlar, ne facebookta arkadaşlarının profillerine bakıyorlar, ne de internette surf yapıyorlar..

Tek yaptıkları; öğretmenlerinin o gün için verdikleri ödevleri, Blackboard isimli uyugulamadan öğrenip takıldıkları noktaları yine aynı uygulama üzerinden öğretmenlerine iletmek.

İş dünyası, multi-media, eğlence, verimlilik… Bitmedi! Universite, lise, hatta ilkogretim çağındaki öğrenciler bile iPhone’ u artık eğitim aracı olarak da kullanmaya başlıyorlar.

Bu yazı, elbette ki ne cihazın ne de uygulamanın reklamını yapmak için kaleme alındı. Tek derdim, teknolojinin hayatımızdaki standartları ne şekilde değiştirdiği konusunda bir örnek vermek.

Mesela artık uzaktan eğitim, taşımalı eğitim, yatılı eğitim gibi kavramların yanına cepte eğitimini de ekleyebiliriz.

Her ne kadar genele açık olmasa da ülkemizde Turkcell; bünyesinde çalışan personele kimi eğitimleri cep terminalleri üzerinden vermeye yaklaşık bir yıl önce başladı.  Yurt dışında, eğitim alaninda birçok ödüle sahip olan Turkcell Akademi, bu projesiyle de bir örnek teşkil etmekte.

Blackboard örneğinde olduğu gibi, eğitimi birçok farklı disiplinde (okullar, özel şirketler, kamu kuruluşları) ve yer, zaman, eğitmen gibi bağımlılıklardan kurtarıp çok daha verimli hale getirmek mümkün.

Eğitimin, yenilikçi mantaliteyle uygulanıyor olması yine, yeniliklerin daha çok beslenmesine yardımcı olacaktır.

Günün sonu: Cüzdanım, gazetem, oyun konsolum, müzik çalarım… ve sınıfım artık cebimde : )

Yeni rakiplerimiz: Cocuklar

0
Toplumumuzda ne kadar çok çocuk var değil mi?
10 yaş altını kastediyorum..
O kadar mutlu oluyorum ki onlarla birlikteyken tarifi gerçekten güç. Dünyayı kavrama becerileri ve sonuna kadar açık, yargıdan uzak dimağları beni çok ama çok heyecanlandırıyor.
Bazen onların sordukları soruları defalarca kendime sorup, farklı cevaplar vermeye çalışıyorum. Şüpheniz olmasın, en baba beyin fırtınası seanslarından daha zorlayıcı ve faydalı olabiliyor bu çalışma.

Geçenlerde yeğenimle bir animasyon izliyorduk. Bes dakika içinde tam 42 tane soru sordu… İnanabiliyor musunuz? 42 soru!!

Her soruya, bir cevap vermeye çalışıyordum. Ama ben cevabi düşünürken, diger taraftan soru bombardımanı devam ediyor, verdiğim cevaplar ise hiç ummadığım bir noktadan tutulup, basmakalıp düşüncelerimin hesaba dahi katamayacağı yönlerde yorumlanarak; bir başka formda, bana yeni bir soru olarak gönderiliyordu.

Anne, baba olmak kolay değil. : )
Yeni dünya çocuklarının (2000 sonrası doğumlardan bahsediyorum) dünyasında, bir önceki nesile göre çok fazla dış uyarıcı var. Bu yeni dünya çocukları aynı anda birden fazla uyarıcıyı alıp, hepsine farklı tepkiler verme konusunda bizlerden çok ilerdeler.
Yaklaşık 20 yıldır bilgisayarla haşır neşirim.
Ancak 8-10 yaşındaki çocukların PS, internet, oyun dünyası gibi konularda benden çok daha donanımlı oldukları bazi noktaları gözlemleyebiliyorum.
‘Çocuk, senin yaşının 2 katı bilgisayar kullanmışlığım var, sen hangi ara okumayı öğrendin de bana posta koyuyorsun?’
Bal gibi de koyuyor arkadaşım!
Hani bir araştırma vardır; beynimizin yüzde bilmem kaçını kullanıyoruz diye. Doğrudur, mutlaka çok azını kullanıyoruzdur. Ancak, yeni nesiller bu yüzdeyi çok ciddi bir ivmeyle yukarı çekecekler. Buna inancım çok yüksek.
Seviniyorum demiştim yazımın başında.
Yazının sonlarına doğru korkmaya başlıyorum.
Bundan 10 sene sonra 2000 doğumlu bebeler, iş dünyasında benim rakibim olacak belki de..
Benden çok daha ileri bir algı kapasitesi ile beraber, birçok görevi (multi-task) aynı anda kotarabilecek bir şekilde hem de.
Evet, tecrübe farkı olacak haklısınız.
Ancak, şartlar 10 sene içerisinde tecrübe faktörünün ağırlığını ne yönde değiştirecek kestirmesi güç.
Yeni nesile rakip olabilmek için, yenilenmeliyiz.
Çünkü “Faydalı Ömrümüz” git gide kısalacak.
Günün Sonu:

Yenilenmek için yine çocukları kullanabileceğimiz fırsatlar yaratsak nasıl olur acaba?

Yapıver hemen

0

Aklında, ajdandanda, yapılacaklar listende, bilgisayarına aldığın notlarda, cep telefononudaki hatırlatmalarda…

Nerede olursa olsun… sakın orada kalmasına izin verme..

Eğer ki bir yere not aldıysan, yapılması gerektiğine inanıyorsan sakın bekletme, erteleme, geciktirme..

O anda yapamıyorsan en kısa zamanda yap.. Alışkanlığın olsun anında hayata geçirmek…

Yoksa sırtında yük olur, aklında gereksiz yer kaplar, kafanı kurcalar..

Tutma oralarda.. Salıver gitsin… Çok daha mutlu, rahat, huzurlu olacaksın… Emin ol buna :)

Yasiyorum Cocukcasina

0

788918400
13148640
219144
9131
25

sn – dk – saat – gün – yıl

şu ana kadar geçen zaman…

aklım başımda değildi, çocuktum…
aklım başıma yeni yeni yürümeye başladı, yine de çocuğum…
mantığım kendince düzgün çalışmaya başladı, büyümüş görünüyorum ama hala çocuğum…

yaşım 75 olunca da muhtemelen çocuğum diyebileceğim…

uyku masalından uyandığım her sabah gözümü daha kocaman açmaya çalıştım…
daha çok görebilebilmek için dünyayı..
daha çok sayıda nefes almaya çalıştım her gün…
doyasıya yaşadığımı hissetmek için…
etrafımı daha çok algılamaya çalıştım, kendimi daha derin anlayabilmek için…

uyumaya hazırlandığım her gece ise bir gün daha yaşamış olmanın tatminini az ya da çok bir yerlerde hissettim..

etrafımı sarmalayan dünyayı bir ayna gibi gördüm her zaman…
o aynada ne görmek istediysem öyle yaşadım hayatımı.. bu yüzdendir belki de hayatı bu kadar sevmem…
alıp vermeyi değil verip almayı istediğim için…

her gece yatarken O’na teşekkür ettim..
her yeni güne başlarken önce kalbimle ardından dilimle ve sonunda aklımla selam gönderdim O’na…
belki de bu yüzdendir dünyadaki sarıyı, maviyi ve kırmızıyı etrafımdaki herkesten daha canlı ve daha parlak görmem…

hayat güzel şey ve ben seviyorum yaşamayı çocuklar gibi…

2019′a kadar

0

Dünya çapında yaşanan kriz ve durgun ekonomik koşullar birçok konuda çıkış yolu olarak yenilikçiliği işaret etmekte.  Bu işaretin gösterdiği yönde dünya liderleri ve önde gelen futuristlerin yorumları ile önümüzdeki 10 yıl içerisinde üzerine gidilmesi gereken inovasyon alanları tespit edilmiş. Business Week‘in yaptığı bu analizde ön plana çıkan 20 inovasyon maddesi var. Konu başlıkları olarak ise özellikle sağlık, enerji ve mobilite dikkat çekiyor.

Baskalasim.Com olarak bu 20 maddelik listeyi 10′a indirdik.

İşte önümüzdeki 10 yıl boyunca en çok yatırımın yönlendirilmesi gereken 10 inovasyon konusu:

  1. Süper Güçlü Piller
  2. Okyanus Enerjisi
  3. Minyatür Tıbbi Ekipmanlar
  4. Mobil Aplikasyonlar
  5. Yeni Nesil Bio-Yakıtlar
  6. Elektrik Motorları (Ulaşım Araçlarında)
  7. Nanoteknolojik Bilgisayarlar
  8. Kanser ve Alzeihmer Tedavisi
  9. Yeni Bankacılık Sistemi
  10. Süper Yüksek Hızlı İnternet

Koca

0

güneş tepede tüm sıcaklığını hissettiriyor.. 

ama  tepede olan tek şey güneş değil… koca ihtiyarın evi de aynı güneşin ısıttığı güney sahillerinden birinin sırtını yasladığı tepelerden birindedir…

kiremit rengine boyanmış ahşap bir kulübe burası.. çatısı ise mavi.. hani vardır ya sahil kasabalarında artık denizin içinde çürümeye yüz tutmuş kayıkların mavisinden… deniz mavisi belki de..

kapısı ise pembe bu kocanın kulübesinin.. 

evi ne kadar renkliysede dışardan bakınca bu ihtiyar pek bi aksi görünür.. iki metreye yaklaşan boyu uzamış sakalları ile nerden baksan yüz yirmi, yüz otuz kiloluk bir adam bu.. 

çalışmıyor, bir iş yaptığı yok.. çoluk yok çocuk yok… bahçesinde yavruyken eve aldığı zergan adında bi köpek var sadece.. arada maziye dalınca anlattıklarından bildiğimiz kadarı ile ne var ne yoksa satıp savmış benden bu kadar demiş ve dolana dolana buralara kadar gelip yerleşmiş..

sabah erken kalkıp, kasabanın tüm sokaklarını arkasında köpeklerle geze geze tepeden sahile iner bu koca.. sora yüzecekse yüzer yok okuyacaksa okur… keyfi bitince de yine aynı istikametten sokakları geze geze tepedeki kulübeye tırmanır..

nadiren bir gölge sokak bulup orada esnafla gelen geçenle muhabbet eder, zaman öldürür…

bahçesinde ki salıncağın yanında ufak bir havuz vardır.. o havuzdan akan suyla birlikte her gün saatlerce kitap okur.. kitap okumadığı zamanlarda ise yazar bu koca ihtiyar.. ama okuyup yazmıyorsa elinde ya çekiç ya testere ya makas bi alet vardır.. illa orayı burayı keser, biçer, yontar…  

arada misafirleri gelir.. sanırım eski dostlarıdır bu gelenler.. ama koca onlara hep eskimeyen dostlarım der.. gelen misafiri her zaman baş üstüne kabul eder.. misafirlerle o renkli ev sanki daha bir renklenir sanki daha bir şenlenir… 

tepeye doğru yollandığınız her zaman kulağınıza farklı bir şarkı çalınma ihtimali vardır.. koca’nın kulübesinden gelir bu şarkılar.. ve neredeyse günün yirmi dört saati bir tıngırtı duyabilirsiniz o rengarenk kulübeden…

akşamları güneş artık günlük işini bitrip paydos etmeye hazırlanırken koca yine iner aşağı.. kadim bir dostunun yanına gider.. sahilde kendi halinde ufak bir restoran olan topik restorana girer.. o gün ne yemek çıktıysa yer, 2 kadeh rakısını içer orada.. gece ve ertesi gün rakısına altlık edeceği mezeleri alır eve gitmeden…

topikte muhabbet bir başkadır, bir başka muhabbet vardır topikte.. arada bu muhabbete kasabalı da katılır.. mevzu nereden olursa olsun sonu güzellikle, tebessümle kapatılır.. çünkü mekan eşsiz, yemekler lezzetli, insanlar güzeldir…

gece artık eve gitme vakti gelince zergan peydahlanır ortalıkta.. kocayı almadan gitmez eve… artık koca eve gitmek isteyince mi zergan gelir yoksa zergan gelince mi koca eve yollanma vakti geldiğini fark eder orası meçhul.. 

mekandan çıkarken hep söylediği bir söz vardır kocanın her seferinde aynı şekilde derinden gülerek hem de.. “bildiğim bir şey var.. ruh bedeni bu yokuşta terk edecek.. ama inerken mi çıkarken mi onu kestiremiyorum…”

Bir Soz Verdim

6

Yaşım 47…

Bundan tam 8 sene önce evlendim onunla.

Yaşamın mengenesinde sıkışıp taşa dönmüş yüreğimin üzerinde serin bir yel gibi esti önce.. Sonra, yeniden çarpmaya başladı kalbim…

Bir peri gibiydi o. Ve kimi geceler rüyamda kanatlanırdı bir melek edasıyla…

Tanışmamızdan 2 ay sonra evlenme teklif ettim.. Ürktü.. Çekindiğini görünce nefret ettim kendimden..

Sonra, “evet” dedi bana.. Bir süre sonra korkma sebebi olarak; ;
“Sana evet dersem benim olacaksın ve seni, benim olanı kaybetmekten korkarım” dedi…

O an söz verdim O’na.  Ben hep senin olacağım diye..

Aramızda 13 yaş fark vardı Sedefle..  Henüz 26′sında… Hayatının en güzel yıllarında, alımın ve güzelliğin doruğunda, benliğimin ise en derinindeydi..
Ailesinin tek kızı, biriciğiydi…

Dillere destan bir evlilikti bizimki ve bir ay süren bir balayı…
Cenneti bahşetmiş, melekler meleğini de bana vermişti…
Günler daha kısa, hayat daha hızlı, anlar daha sıcak ve biz daha anlamlıydık bir aradayken…

Derken…

Korktuğu oldu… Kendini sadece 9 ay bana yaşatabildi.. 9 ay bana 90 yıl gibi geldi.. Yanlış anlama.. Doymadım O’na tabiiki.. 9 ay değil doksan bin yıl yaşasam O’nu, yetmezdi.. Gitti..
Uzaklara gitti…  Hem de gözlerime baka baka..

Dedim ya ailesinin tek çocuğuydu… Benden başka bir tek babası vardı Sedef’in..

İsmail Bey.. Görmüş, geçirmiş, yükünü tutmuş hayatta herşeyi kızı olan İsmail Bey..

Sedef’in üzerinde onlarca mülk vardı ve terki dünyasından sonra tüm varlıklar bana kaldı…

Bir gün baba evine gittim Sedef’in… İsmail Bey beni görünce durakladı, durgunlaştı… Severdi beni, takdir ederdi..
O sustu ben anlattım…

Baba!! dedim…  Sedef’in hayatıma girmesi benim için dünyadaki en büyük lütuftu… O’nunla hayatım mana buldu ve bugün gözümü kapatsam yaşamadığım haz kalmadı diyebilmeme yardım etti…
Bunları konuşmak ne kadar dorğu bilmiyorum, belki saygısızlık ediyorum ama ondan bana kalanları ben namıma geçiremem…
Ondan bana kalan tek şey adı olsun dedim…

İsmail Bey o gün sustu… Dakikalarca göz yaşlarımız büyük bir sessizlikle aktı.. Tek kelime etmedik bir daha.. Kalktım, elini öptüm… Sarıldı bana… Çıktım evden…

Sedef’in kaybından bir süre sonra Uzak Doğudan bir danışmanlık teklifi aldım… Kendi canıma kıymamak için kafamı dağıtmak, kafamı dağıtabilmek için İstanbul’dan uzaklaşmam lazımdı… Tek bir detay sormadan kabul ettim teklifi ve ufak bir çanta ile bindim uçağa…

3 aylık görevin bitmesine 4 gün kala bir telefon geldi… Telefonumun ekranında görünen numara +90 212 ile başlıyordu… Açtım ses yabancı ve soğuktu…
İsmail Bey’in ölümünü bildirdi bana avukatı ve vasiyetini açıkladı…
Tam17 sayfalık bir mal varlığı tek varis olarak ise “Oğlum” dediği ben…

Hazmı çok zor…
Hayatıma girdikleri hızın misli ile daha hızlı şekilde çıkan dünya iyisi iki insan…
Bir buçuk yıl içinde “kaybettikleri” sayesinde ülkenin sayılı zenginlerinden ben…

Banka hesaplarından bir tanesini boşalttım… Sırf o para bile beni ömür boyu yaşatmaya yeterdi..
3 ayda 42 ülkenin en büyük şehirlerini dolaştım…  Neredeyse sadece uçakta yada trende uyur haldeydim..
Hiç ama hiç kimse neyin peşinde olduğumu bilmiyordu..

Sedef yaşamalıydı… Onun için uğraşıyordum.. Uyuduğum her anda ise Sedefimi görüyordum..

3 ayın sonunda döndüm İstanbula… Miras kalan arsalardan birini seçtim ve 3 aydır planladığım projeye başladım… Tam 2 yıl gece gündüz toplantılar, şantiye, okullar, devlet daireleri, akademisyenler… Dört döndüm… Çektiğim acı ve bu yoğun tempo yüzünden 14 kilo verdim…

Ama sonunda oldu..

Bugün ülkenin dört bir yanından gelen kız öğrencilerin eğitim gördükleri ve dünyadaki tüm benzerlerine örnek olacak kadar gelişmiş bir vakıf var…
Bu vakıf ülkenin en büyük mal varlığına sahip aynı zamanda…

Benim ise günümün 24 saati vakıfın içinde kızlarımın arasında geçiyor..

Kızlarımın her biri yılda bir kere taç takıyorlar..
Tüm taçlar ise sedef kaplılar..
Başlarına tac ediyorları Sedefimi..
O başlar ki ilerde ülkemin en güzel yavrularını yetiştirip aldıkları eğitimle vatanımın daha güzel, güneşinin daha parlak olmasını sağlayacaklar..

O’nun öldüğü gün Allahım al beni de onunla dedim..
Bugün ise bir gün daha fazla yaşayım diye yalvarıyorum her günç.. Yayaşayım ki Sedef’i baş tacı eden kızlarımı göreyim…

Bugün tam 1oooo. kızımın tacını taktım ben…

Ayhan abi! dedi bana minik kız
Neden taçlarımız sedeften?

Yıllar önce bir söz vermiştim dedim.. Sözümü tuttuğum için taçlarınız Sedef’ten…

Erkegim Ben!!!

0

Delikanlıyım ben…

Binlerce kişi beni çığlıklarla delicesine, sapkınca durmaksızın alkışlıyorlar…
Şeytanca bağırışlarla heyecanımı paylaşıyorlar…
Allahım ne kadar cesurum… Erkeğim ben…

Üzerimde orası burası işli, rengârenk ve parlak mı parlak bir kıyafet…
Heyt be ne kadar yakışıklıyım… Çok albenim var bu kum zeminde…

Elimde kırmızı bir perde…
Allahım ne kadar tehditkârım…

Perdemin arkasında ise silahlarım, kılıcım, keskin oklarım var…
Allahım ne kadar kuvvetliyim… Bir o kadar da sahtekâr…

Etrafımda yamaklarım var… Olur da düşersem ya da üç kağıdım tutmazsa beni rakibimin (!) elinden kurtaracak…
Ne kadar korkusuzum değil mi?

Rakibimi kandırır ve hiç acımadan suçsuz hayvanları canice öldürürüm…
Şehvet duyarım bu yaptıklarımdan ve yanında alkış sesleri ve sapkınca çığlıklar..

Ben anıyla şanıyla Matadorum!!!
Adiliğin, acımasızlığın, sahtekârlığın ve caniliğin bir numaralı timsali…

Cocuk oyunu

0

küçükken oyandığımız oyunları düşündünüz mü hiç?

kim buluyordu o oyunları? kim koyardı kurallarını? ya da adlarını kim belirlerdi?

bu iş için çalışan bir ekip, komite falan mı vardı acaba? devletin görevlendirdiği yurt genelinde iş gören ve adı
“türk çocuk oyunlarını geliştime, zenginleştirme ve yaygınlaştırma kurumu…” olan bir grup insan evladı vardı sanki…

hangi oyunlar oynanırdı sokaklarda? aç kapıyı bezirgan başı, yakar top, kulaktan kulağa, saklambaç, yerden yüksek, köşe kapmaca vs..

herşeyden önce sokakta arkadaşarla oyun oynayabilme şansına erişen son nesillerden olduğumuzu unutmamak lazım..

bir çok farklı beceriyi kazanırdık sokakta oyun oynarken.. şimdiki Playstation ve Wii çocukları ne yazık ki mahrumlar bu gibi birçok şeyden..

gelin bakalım ne gibi güzellikler (!!) öğretilmiş bize bu nadide oyunlarda üstü kapalı şekilde..

Aç Kapıyı Bezirgan Başı:  Şimdi efendim bu oyunun en kilit noktası kapıdan geçmektir.. Kapıdan geçemeyenin vay haline :) Kapıdan geçebilmek için birşeyler vermemiz gerektiğini öğrendik bu oyunda biz.. Kapı hakkı ne alırsın diye sorduk bezirganbaşına… Bugün polis çevirmesinde, tapuda, belediyede ve bilimum yerde  bir çok kapıdan geçmek için bir hak (!) ödememiz gerektiğini ozamanlar öğreniyorduk biz…

Yakar Top: bu oyunda en kritik nokta ise havadan olanca hızıyla gelen topu yakalamaktır. Peki bu oyunun ana öğretisi nedir?

Hayatta karşılaştığımız bir çok tehditi iyi yer alarak, zamanlamayı iyi yaparak fırsata dönüştürebileceğimizi öğrendik bu oyunda…

Kulaktan Kulağa: Bu oyun ise dedikodunun ne denli akıl almaz şekilde yaygınlaşıp dönüp dolaşıp sana geleceğini öğretmiştir bizlere…
Sen “Ankara Ankara güzel Ankara” dersin… laf kulaktan kulağa gidip senin kulağına “senin ki benden kara” diye gelir…

Yerden Yüksek: Ben bu oyunu çok severim birader… ortalama bir yerden yüksekte olan kişinin nasıl imtiyazlı nasıl ulaşılmaz nasıl dokunulmaz olacağını gözüne gözüne sokar bu oyun.. ondandır ki durmadan birilerinin sırtına basarak bir adım yükseye çıkmaya çalışan bir ahali olduk biz…

ve gelin gelelim Köş Kapmacaya..

bugün bu oyunu oynamış er ve hatun kişilerin neredeyse tamamı bir köşe kapma derdindedir.. sırtını bir köşeye yaslayıp kıçını sağlama alma peşindedir.. kapacağı köşeyi kapatabilmek için ise nice bezirganbaşlarını yağlarken nice garibanın da sırtına basmayı ihmal etmez hem de:)

şaka bir yana sokakta oynamak güzeldir.. kan-ter içinde kalmak, tozlar içinde oyun oynamak, yeri gelince düşmek, kanamak, ağlamak, yenilmek… bunlar hep güzeldi..

ne şanslıyız ki oynayabilmişiz mahalle arkadaşlarımızla… yazık oluyor şimdi ki ufaklıklara…

Page 14 of 20« First...1213141516...20...Last »

Son Yorumlar

fikiriscisi@facebook