Feedback

Slide to pass away!

1

Şüphesiz ki sensiz, Apple’ın üstünde bir ısırık daha fazla olacak.

Normal insanlara göre biraz erken gittin ama görünen o ki; birileri diğer tarafta iPhone’a ihtiyaç duydu ve seni erken aldı yanına.

Bugün bir kez daha, hiç tanımadığım birisini kaybetmenin beni ne derece etkileyebileceğini fark ettim.

Hayatın en iyi icadını da tatmış oldun.

Hadi git oradakilere de ‘Aç Kal, Budala Kal’ de bakalım.

Slide to pass away Steve!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fotograf: Copyright © 2011 Onigun Studio.

Ayi guveni… Yersen

0

Aaa biri benim yatağımda yatmış, dedi yavru ayı…

Aaa biri benim dolabımı kurcalamış, dedi anne ayı…

Baba ayı hiçbir yeri kontrol etme gereği hissetmedi.

Ailesine dönüp, “Ben Ayıyım. Benim olan hiçbir şeye bir başkası el süremez” dedi.

Anne ve yavru ayı, aile reisine dönerek; “Biz de ayıyız ama” dediler.

Baba ayı cevapladı: “Ama siz ayılığınıza güvenmeyi bilmiyorsunuz!”

Benim kendime güvenim tam dostum. O yüzden benim olanı, senin yanında görünce kendimi huzursuz hissetmem!

Ayıyım ben.. Yersen!

Kimi topraklar

0

Kimi toprakların, kimi sokakların, kimi konakların ruhu vardır…

Onlarca, yüzlerce, binlerce yıldır o kubbenin altında edilen, uçuşan kelamlara vakıftırlar.

Kimler gelip, kimler geçmiştir o tozlu yolların üstünden. Elini atsan, birkaç on yüz yıl önce yaşanmış duygulara dokunabileceğini hissedersin.

Anasından dayak yediği zaman ağlayan yavrunun acısı da, yediği yemekten adamın aldığı hazzı da, sevişen iki bedenin hissettiği doyumu da, sokak köpeğinden ürken körpenin korkusu da, ibadet eden canların huşusu da, raks eden cariyenin sedası da, hu çeken dervişin huzuru da, şefkat gören muhtacın şükranı da hissedilir zamansız yıllar ötesinden.

Kimi toprakların, “konuşanları” vardır şimdiki zaman öncesinden kalan.

Fısıldar kulağına acıyı, hazzı, doyumu, korkuyu, huşuyu, sedayı, huzuru, şükranı ve nicesini…

Duymasını bilene çok ahenklidir bu fısıltı. Bir başka aleme geçiş kapısıdır caiz tabirle, adeta.

O kapının eşiğini aştığında, bir bakıverirsin ayakların asgari bir karış mesafe koymuştur toprakla arasına.

Dilinden anladığın topraklar seni ağlatır, inletir, dinletir, galeyana getirir, yazdırır.

Yazabilmek için ihtiyacım olan bir şeyler var benim, lakin eksikliğini hissediyorum şu sıralar.

Hani “ilham” diyorlar ya, işte benim ilhamım sanırım topraklarım!

O toprakların fısıltısına ihtiyacım var!

 

 

 

 

Once oku sonra dinle ;)

0

Ha çok istersen önce dinle sonra oku :)

PS: Ben her ikisini aynı anda yaptım, daha keyifli oldu :) 

 

————————

Al işte karşında yazdığım ufak bir şarkı,

Nota nota söylemek isteyebilirsin.

Dert etme, keyfine bak!

Her yaşamda sıkıntılarımız olabilir,
Kafana takarsan bu sorunları ikiye katlarsın.

Bu sebepten mütevellit takma kafana, keyfine bak!

Başını yaslayacak bir yastığın bile mi yok?
Yoksa birileri gelip yatağını mı aldı?

Salla gitsin, bakıver keyfine!

Evsahibin, kirayı hala ödemediğini mi söyledi?
Ha bir de densiz herif seni evden çıkaracağını mı ekledi?

Kim takar onu, keyfine bak!

Bak bana, benim keyfim gıcır.
Sen de çok takılma, bi göz at keyfine

Al sana telefon numaram.
Baktın çok darlandın, alo diyiver.
Dağıtırım kafandakileri.

Cebin mi delik, yok mu hiç janjanın?
İçin gıcıklayacak bir hatunun da mı yok yoksa?

Nolmuş yani? Dert ettiğin şeye bak, mutlu olmaya bakıver!

Kafana takınca çatıyorsun kaşlarını.
Hal böyle olunca da milletin de canını sıkıyorsun.

Demem o ki, çatma kaşını, bak keyfine!

Hah işte yazdığım şarkı buydu.
Umarım küçük bir çocuk edasıyla her notasını teker teker ezberlemişsindir!

Sal dertleri, keyfine bak!

Söylediklerime kulak kesil.
Hayatında sorunlara her daim hazırlıklı ol.
Ama bu sorunları dert etme, edersen ikiye katlarsın!

Etme dert, mutlu ol
Mutlu ol dedim sana!

Takmayıver, takma, yahu yapma şunu!
Oluver birazcık mutlu, çak bakayım bi gülücük gül cemaline!
Aksi durumda herkes senin yüzünden karamsar olacak..

Her ne ise takılma, gün doğmadan uçup gidecek.
Karartma enseyi, keyfinin kahyasını eyle!
Bak bana, benim keyfim yerinde ;)

 

 

Yildizlarla Yazi Yazmak

0

Yıldızlarla yazı yazmak
 
- Ben her zaman içinde yaşadığım zamanın kıymetini bilip, keyfine varmaya çalıştım Alicim. Buna her ne kadar önem versem de; sanırım yaşımın da olması sebebiyle, kimi zaman maziye daldığım günler oluyor evladım.
 
- Ohoo Zühtü Amca; bırak seni, benim bile şu yaşıma rağmen geriye dönüp hasretle andığım zamanlar oluyor. Misal; şu anda lisede olmak vardı.
 
- Kakocum, sana ufak bir tavsiye: Geçmişini sakın unutma, ama oraya da bağlanıp kalma.
Zira; senin için en kıymetli an yaşadığın an. Neyse, sanırım bulunduğumuz an ve ortam sebebiyle ben geçmişe, çocukluğuma döndüm.
 
Bir an merak ettim doğrusu. Bir Ramazan günü, Sultanahmet Meydanı’ndayız. Bu zaman ve mekan Zühtü Amca’yı çocukluğuna götürdüyse, tahminim o ki yine bir hikaye anlatacak bana..
- Hayrola Zühtü Amca? Ne anımsattı sana buralar çocukluğuna dair?
 
- Evlat, ben çocukken Ramazan ayının gelmesini dört gözle beklerdim. Her gün anneme Ramazan ne zaman başlayacak diye sorar, sorgulardım. Anacım da hiç üşenmeden her gün saatli marif takviminden sayar, bana kaç gün kaldığını söylerdi. Bizimle birlikte yaşayan babaannem de sevinir, Ramazanı oruç tutmaya hevesli olduğum için beklediğimi zannederdi.
- Bak ben de öyle sandım Zühtü Amca. Neden bekliyordun ki bu kadar hevesle Ramazanı?
- Ramazan ayları benim için yıldızların İstanbul semalarına inmesi demekti çocukken Ali. İlk gördüğüm gün çok şaşırmıştım ve babam bana o ışıklar için: “Ustalar yıldızlarla yazı yazmışlar Zühtü”​demişti.
- Anlayamadım Zühtü Amca! Neyi ilk gördüğünde?
 
- Neyi olacak güzel kardeşim, elbette iki minare arasına gerilmiş nice farklı yazıyı ve resmi görünce. Demem o ki; mahyaları görünce.
 
- Ha şimdi anladııım!
 
- Birçok camide Ramazan ayı boyunca farklı mahyalar olurdu. Hatta kimi mahya ustaları ustalıklarını sergilemek, diğer ustalara nispet yapmak ve ahalide merak uyandırmak için Ramazan ayı içersinde düzenli olarak mahyalarını değiştirir, her seferinde farklı yazılar yazardı.
Makara sistematiği ile hazırladıkları mahyaları İstanbul’un gökyüzüne asan Mahya ustaları yüz yıllardır süre gelen bir geleneği devam ettirmekteler esasında.
 
- Demek elektrik öncesi zamanlarda da vardı bu yazılar?
 
 
- Elbette Ali. Rivayete göre; 1600’lü yılların başlarında Sultan I. Ahmed’in kendisine hediye edilen ve son derece sanatkarca işlenmiş bir levhanın benzerini yeni yaptırdığı Sultanahmet Camii’nin minareleri arasına asılmasını emretmesiyle, Mahya geleneği ortaya çıkmıştır.
- Bu, mahya sanatı sadece İstanbul’a mı ait demek oluyor?
 
- Aslında sanatın İstanbul’da doğduğunu ve zamanla Osmanlı sınırları içerisinde yayıldığı anlamına geliyor.
 
- Peki Mahya ne demek Zühtü Amca, biliyor musun?
 
- Kakocum; vakti zamanında okuduklarım ve duyduklarıma göre ‘aya özgü, ay gibi’ anlamına geliyor. Dil alimlerinin söylediklerine göre Farsça “mahiye” sözcüğünden türetilmiş bir kelime.
- Zühtü Amca sen az önce mahyada resimler de mi oluyor demiştin?
 
- Evet Ali; eskiden, yani mahya sanatının gerçek üstadları hala aramızda ve sanatlarını icra ederlerken, sadece yazı yazmakla yetinmez, kimi resimler de çizerlerdi.
 
- Ne gibi mesela?
 
- Örnek olarak benim çocukluğumdan anımsadığım; yandan çarıklı, kule, salıncak, kayık, şemsiye, çiçek, köprü gibi objeleri kandiller yardımıyla gökyüzüne taşırdı ustalar.
 
- Gerçekten enteresanmış Zühtü Amca.
 
- Gel bakalım Kako Ali; şuradan tramvaya binip Karaköy sahiline doğru gidelim. Vakit yaklaştı birazdan top atar. Hemen ardından mahya ışıkları yanınca, biz de sahilden Sultanahmet’e, Süleymaniye’ye, Yeni Camii’ye, bir de karşı kıyıdan Mihrimah Sultan Camii’ne bakar bu Ramazan’da hangi mahyalar revaçtaymış öğreniriz.
 
- Haydi gidelim Zühtü Amca.

 

Yapmasınlar!!

0

Sen 20 yasında “cocuğa” stajda en fazla fotokopi çektirirken,birileri 20 yaşındaki “cocuğa” profesyonel teroristlere karsi vatanı koruması için silah verme gafletine düşüyor!

Yapmayın bunu! 

Etrafında bombalar patlayan, ranzayi paylaştığı arkadasinın şehitliğine şahit olan, daha koyden 5 ay Once çıkan kuzuların tahayyul edilmesi imkansiz o zorlu anlarda soğuk kanlı olup vatanı savunmalarını beklemeyin! 

Yapmayın!!!

Bu yavruları  profesyonel katillerin kucaklarına atmayın!!

..bi deneyiver..

1

Yine bu sabah erken kalktın ve uykuya doyamadın değil mi?
Ne kadar şanslısın aslında üzerinde uyuyabilecek bir yatağın, altında uykuya dalabileceğin bir çatın var. Uyanıver.

Daha 2 ay önce aldığın pantolonun içine girerken zorlandın mı yoksa?
Açlıktan nefesin kokacağına, aldığın pantolonun içine giremeyiver.

En yakın dostun seni kırdı mı? Acıttı mı? Üzdü mü?
“Canın sağolsun be dostum!” diyebilecek bir yüreğin varsa, ne şanslısın. Affediver.

İş yerinde yine o sevimsiz patron hakkını mı yedi? Canını mı sıktı? Yersiz yere ezdi mi seni?
Bu işi bulabildiğine göre, sende başka işler bulabilecek kabiliyet var. İş arayıver.

Tuttuğun takım hayırsız mı çıktı? Bu sezon iyi geçmedi mi?
Sevdan renklere senin, sakın yılma, hep destekleyiver.

Direksiyonda yine saatler mi harcadın o kahrolası trafikte?
Bir dahaki sefere vapura bin, ama gönül keyfi için martılarla simidini paylaşıver.

Annesinin iteklediği pusette etrafa şapşal şapşal bakan veleti gördün mü?
Çevirme kafanı, ufaklığın gözlerinin için baka baka şaklabanlık yapıver.

İstiklal’de yürürken kulağına en sevdiğin melodi mi çalındı?
Hiiiç zaman kaybetme, dansediver.

Canın yine o çok kalorili caanım lezzetten mi çekti?
Aklında duracağına, midende dursun, bi çırpıda indiriver.

Bak yine bir sokak kedisi, köpeği çıktı karşına.
Korkma, gülümseyerek “pisi,kuçu naaabıyosun?” diye sataşıver.

Eve girerken yine tanımadığın o komşunu gördün di mi?
E ne duruyorsun, içten bir “iyi akşamlar”ı salıver.

Evde hanım bekler biliyorum.
Nolmuş yani? Haydi dostlarla ufak bir muhabbete, bir kadeh kaldırıver.

‘Nerde o eski günler’ diye iç geçiriyorusun.
Birader kaybetme zaman, hemen bir eski dosta “Alo” deyiver.

İçinden çıkması hayli müşkilatlı bir durumda mısın?
Sakın karartma enseyi, her şeyden önce şükrediver.

Hayat zor, hayat acılı, hayat meşakkatli kardeşim.
Ama her daim keyifli, her daim renkli, her daim ışıltılı yanları da var.
Sen zor olanı yapmaya çalış, olumluyu görmeye çalışıver.

Hiç olmadı kenarından kıyısından “yaşamayı” bir deneyiver…

Opsun Anlimi!

6

Ben 20 yaşındayım biliyor musun??
Daha dokunmadım narin bir tene..
Görmedim hiç enginliğini denizin..
Uçan çok leylek gördüm ama koyümden ilk defa peygamber ocağı için çıktım..
Hiç internete girmedim yada hiç mesaj göndereceğim bir yavuklum olmadı…
Kredi kartına 12 taksitle aldığım bir oyun konsolum da yok..
Bırak taksidi benim tek kartım kafa kağıdım!
Twitle ne muhalefet yaptım ne de takımımın maçını stadında izleyebildim..
Dedim ya benim var olduğumu sadece nüfus kağıdım gösterir..
Pasaport??? O ne la???
Yurt dışını sadece kaçakçılık yapan dayımı beklerken, uzaklara bakarken gördüm..
Ben hiç karne almadım..
Benim icin sınıf sadece köy kahvesi oldu!

Ama benim sizde olmayan ve hiçbirinizde olmasını istemediğim bir nişanim var..
20 yaşımın son günlerinde kulağımın tam üstünden girip boynumun hemen arkasından çıkan ve şehitligimi ispatlayan bir kurşun yaram var..
Belki de o kurşunu bibim oğlu attı.. Bunu bilemem ama ben şehidim artık..

Yaşım 20 buçuktu ama yarına ümidim tamdı!!!

Ben yokum artık..
Adım ne olursa olsun ben Mehmetçiğim!

Ruhuma en layığından bir Fatiha!!!

Sen rahat uyu diye hemşerim ben ardıma bakmadım..
Zira ardıma baksaydım göreceğim tek şey şanlı ecdadım olacaktı!!

O ecdad ki insin gökten, öpsün o pak anlımı, değer!!!

Ben yokum artık efendiler, başınız sagolsun !!

Beylerbeyinden Ortakoyune

2

-      Kako Ali, nerelerdesin evlat? Kaç zaman oldu Zühtü Amcanı arayıp sormuyorsun. Biz ihtiyarlar her geçen gün alıngan oluruz, ihmal etme beni.

-      Zühtü Amca, ne desen haklısın hepsi benim hatam. Çok uzun zaman oldu evet ama senin ihtiyarlaman konusuna katılmıyorum. Bu dinçliğinle, nice gençlere taş çıkarırsın doğrusu.

-      Eksik olmayasın Alicim. Seninle birlikte kendimi daha dinç hissediyorum. Gezip dolaşmak, eski anıları ve bildiklerimi genç bir dimağ ile paylaşmak beni çok bahtiyar ediyor. Bugün, Acıbadem’den fazla uzaklaşmadan Beylerbeyi sahilinde bir çay içelim diyorum. Sen ne dersin?

-      Çayın yanında tatlı muhabetin eksik olmayacağını bildiğim için “Seve Seve” derim Zühtü Amca.

Gideceğimiz yere karar verdikten sonra, havanın da güzel olmasından faydalanarak önce dolmuşla Üsküdar sahiline indik ve devamında yürüyerek Beylerbeyi’ne vardık.
Hafta içi bir gün olması ve sabah trafiğinin hengamesi bittiği için, hem yollar hem de etrafımız bir nebze de olsa tenhaydı.

Yolda gördüğümüz bir simitçinin yanında durduk.

-          Genç, bize oradan iki simit verir misin?

-          Vereyim Bey amca, hangisini istersen?

Aksanından İstanbullu olmadığını anladığımız simitçi güler yüzle karşılamıştı bizi. Gözüyle seçtiği iki simiti işaret eden Zühtü Amca, bir yandan da simitçi ile sohbete başlamıştı.

-          Çocuğum yok Bey amca hiç evlenmedim ama memlekette yavuklum bekler.

-          Nerelisin bakalım sen?

-          Urfalıyam Bey amca.

-          Şimdi senin sesin de yanıktır.

-          Bizim oralarda kimin sesi yanık degildir ki, Bey amcam?

Hep birlikte gülüştük.

Bu ufak diyalogtan sonra yanık sesli simitçimizin yanından uzaklaştık ve az ilerdeki çay bahçesinde leb-i derya bir masaya oturduk.

Zühtü amca eliyle işaret ederek;

-          Bak Kako, şu gördüğün köprüde ilk yürüdüğüm günü hatırlarım ben.

-          Yürümek mi?

-          Evet Alicim, yürümek.

-          Sen Boğaz köprüsünde yürüdün m, Zühtü Amca?

-          Elbette, hatta ilk yürüyenlerden biriyimdir. Köprü faaliyete geçmeden önce inşaat aşamasındayken, yani iki yakayı birleştirdiği gün Asya’dan Avrupa’ya yürüyerek geçen kafilede ben de vardım.

-          Ah be Zühtü Amca, sen gerçekten İstanbul tarihine mal olabilecek birisin. Nasıl oldu peki bu?

-          Açıkçası, şansımın yardımıyla oldu diyebilirim. Boğaziçi Köprüsü’nün inşaatı yanlış anımsamıyorsam 1970 yılında başlamıştı. Köprünün yapımı, biri Alman biri İngiliz olan iki firma tarafından üstlenildi ve 3 yılda tamamlanarak Cumhuriyet’in 50. Yılına yetiştirildi.

 

İngiliz firmasında çalışan bir mühendisi, benim çok sevdiğim müşterilerimden biri olan Faruk Bey vasıtasıyla tanımıştım. Faruk Bey’in birkaç gömlek diktirtmek için terzihaneme getirdiği bu mühendisin adı David idi. Bir gün İstiklal’de yürürken karşılaştık ve üzerinde benim diktiğim gömleklerden biri vardı. Güle oynaya yanıma geldi, sevinçle birşeyler söyledi, anlamadım ama ben de gülümseyerek ve yarım yamalak İngilizce birkaç kelime ile mukabele ettim sözlerine.

 

-          Acaba ne söyledi Zühtü Amca, çok merak ettim.

-          Daha sonra Faruk Bey’den, köprüyü tamamlayacak son bloğun yerleştirileceği gün, Faruk bey ile beni köprünün üzerinde yürümeye davet ettiğini öğrendim.

-          Çok kıskandım seni Zühtü Amca şimdi.

-          Velhasıl; 1973 yılının yazıydı yanılmıyorsam, bir gün Faruk Bey beni Taksim Meydanı’ndan otomobiliyle aldı ve Sirkeci’den Harem’e geçtik. Oradan da Beylerbeyi’ne vardık. Köprünün ayaklarındaki asansörleri kullanarak köprü üstüne çıktık.

 

-          Bir dakika bir dakika, köprünün içinde asansör mü var?

-          Elbette Kako, her iki yakadaki ayaklarda da asansörler var. Köprünün faaliyete geçtiği ilk senelerde; sanırım ilk dört sene, köprü yaya trafiğine de açıktı. Buradaki asansörlerin, belli bir süre insanları köprü üzerine taşıdığı bir dönem de oldu anlayacağın.

-          Vay bee..

-          Neyse, sarı sarı baretleri kafalarında, belli bir intizam içerisinde, küçük ve heyecanlı bir kafile olarak Beylerbeyi’nden Ortaköy’e yürüyerek geçtik. Yolun sonunda, bir kıtadan diğer bir kıtaya yürüyerek geçmenin ve aşık olduğum bu şehri böylesine bir manzaradan seyretmenin verdiği heyecanı şu an bile yaşıyorum.

Sanki o anları yeniden yaşarmışçasına bir süre heyecanlı heyecanlı köprüye bakakaldı Zühtü Amca.

Çaylarımızı tazelemek için gelen garsonla birlikte ben söze girdim:

-          Zühtü Amca, İstanbul gibi renkli bir şehirin sembollerinden biri olan bu köprü sence de biraz renksiz durmuyor mu? Tamam, akşamları yaşattığı ışık şöleni bence şehre farklı bir hava katıyor ama gündüzleri için de bir şeyler yapılamaz mı?

-          Ne gibi, Alicim?

-          Misal; köprünün alt tabanı devasa bir tuval olamaz mı? Türkiye’yi ve İstanbul’u betimleyen çok güzel resimlerle süslenebilir. Ya da teknolojinin yardımı ile kocaman bir sinema perdesi gibi kullanılabilir diye düşünüyorum.

-          Çok mantıklı geldi kulağıma bu fikrin Kako. Gir sen bu işe, hazırla projeni, sunalım yönetime.

Sanki biraz alay eder gibi geldi ilk başta bu sözler. Ancak devamında projeyi kime ve nasıl sunmam gerektiğini detaylıca anlattı Zühtü Amca.

-          Ne kadar yüksek bu köprü Zühtü Amca?

-          Bildiğim kadarıyla denize en yüksek noktası 64 metre, Ali. Ali; sen İstanbul Boğaz’ına ilk köprünün ne zaman yapıldığını biliyor musun?

-          Zühtü Amca sen dedin ya 1970’li yıllardı diye. Hatta Boğaziçi Köprüsü ilk olduğu için halk arasındaki adı da ‘birinci köprü’ değil mi?

-          Evlat isim konusunda haklısın ama 1970’ten önce de tarihte, iki yakayı bir araya getirmeye düşünen  çok kimse olmuş. Haydi bir tahmin yürüt bakalım.

-          Osmanlı zamanında olsa muhtemelen okulda bize öğretilirdi. Demek ki Osmanlı’dan önce.

-          Evet Osmanlı’dan önce.

-          O halde şansımı deneyeyim. 800-900 arası yıllar olabilir mi?

-          Alicim; İstanbul Boğaz’ına ilk köprüyü M.Ö 511’de seferde olan Pers kralı, donanmasındaki tüm gemileri yan yana getirerek üzerinden yedi yüz bin askeri Anadolu’dan Trakya’ya geçirmek suretiyle yapmıştır.

-          Kaba bir hesapla 2200 yıl önce yani.

-          İşte görüyorsun; İstanbul’un her yanı binlerce yıllık bir tarihi barındırıyor.

-          Bu tarihi seninle öğrenmek de ayrı bir keyif, Zühtü Amca.

Çaya katık ettiğimiz simitleri bitirirken, yaptığımız sohbetin lezzeti gerçekten zor bulunacak cinstendi. Devam eden zaman boyunca; İstanbul, Boğaz ve köprüler hakkında çokça sohbet ettik Zühtü Amca ile. Artık eve dönme vakti yavaş yavaş yaklaşırken:

-          Söyle bakalım Kako, sen hiç yürüyerek geçmedin mi Boğaz’ı?

-          Hayır Zühtü Amca.

-          Evlat o halde bir sonraki Avrasya Maratonunda birlikteyiz. Ama peşinen söyleyeyim ben koşmam. Sen de benim hızımda yürüyeceksin.

-          Büyük bir zevkle, Zühtü Amca. Hem ilk boğaz geçişimi, boğazı bu köprü üzerinde ilk defa yürüyerek geçenlerden biri ile yapmak, benim için de ayrı bir mutluluk olur.

-          Bak unutmadan, Maraton günü termosta demli çay da isterim ona göre.

-          Ne demek Zühtü Amca, sen iste yeter.

Gene çok güzel bir günü, çok keyifli bir şekilde tamamladık diyordum ki; Zühtü Amca sonradan hatırlamış olacak, bir anda aceleci bir tavırla:

-          Ah Alicim, bak neredeyse unutuyordum. Sana ufak bir hediyem var.

-          Hediye mi?

-          Sen para koleksiyonu yapmıyor muydun?

-          Evet, Zühtü Amca.

-          Bak sana bugünü hatırlatacak bir armağan getirdim. Koleksiyonuna eklersin.

Cüzdanından 1000 TL’lik bir banknot çıkarttı ve elinde tutarak bana paranın arka yüzündeki Boğaziçi Köprüsü’nü gösterdi.

-          Al bakalım evlat.

-          Çok teşekkür ederim Zühtü Amca, eşsiz birisin sen.

 

Copyright AAB

 

Yasa Fenerbahcem!

1

Bu yazıyı bundan tam 3 ay önce (24 Şubat 2011) yazmıştım.

Kısmette gönül rahatlığı ve büyük bir huzurla yayınlamak varmış.

Arzu eden olursa yazının yazım tarihini zevkle ispatlayabilirim ;)

Elbette içinde gerçekleşmeyen birkaç rivayet var. Ama olsun yine de cuk oturacak bir yazı olduğu kanaatindeyim.

———————————————————-

Bugün sadece mutlu değilim, aynı zamanda çok ama çok gururluyum.

Geçen sene bu zamanlardı. Mayıs ayı zindan olmuştu hepimize.

Ne sokağa çıkacak, ne işe-okula gidecek, ne aynaya bakacak yüzümüz vardı.
Son 5 gün içerisinde yaşanan iki Trabzonspor hezimeti, adeta sonumuz olmuştu.

Tamam, takımlar son dakikada şampiyonluk kaybedebilir, kupalar kazanamayabilir, bu gayet doğal.

Ama bu takım, 27 senedir kazanamadığı kupanın son 6 finalinin 4ünü oynayarak kaybetmiş bir takımdı.

Son dakikada şampiyonluk kaybetmek kötüdür, umarım bir daha yaşamayız ama biz çok daha beterini yaşadık.

Olmadığımız şampiyonluğa sevindik. Rakibimizin geleneksel timsah yürüyüşünü yaptık kendi sahamızda. Oyuncularımız omuzlardaydı.

Bırakın ezeli rakipleri, cümle aleme rezil olmuştuk. Ben o görüntülerin hiçbirini görmedim.

Kendini staddan erken atanlardan,  şehirden uzaklaşanlardan, uzunca süre televizyon ve gazetelerden uzak duranlardandım.

Ancak yine de bu yıkımı en derinden yaşadım. Hem Urfa’da hem Saraçoğlu’nda tribünündeydim.

Camianın ne denli paramparça olduğunu, ne denli kendi kendi ile savaşır durumda, çevresine karşı ne kadar mahçup olduğunu, kanlı canlı gözlemledim.

Kısaca, Fenerbahçe diğer tüm branşlardaki başarılarına rağmen rezil rüsva olmuştu.

Geçen sezonu böylesi cehennem azabı bir sonla bitirirken, yeni sezona da birçok soru işareti ile başladı bu takım.

Yeni transferler olmadan yapılan sezonun ilk maçları ve alınan mağlubiyetler.. Fenerbahçe’nin dişlileri arasında ezilmemeye
çalışan bir Kocaman. Elenilen Türkiye Kupası, Şampiyonlar Ligi ve Uefa Kupasından sonra, çanlar artık yeni bir rezalete doğru çalıyordu.

İşte böylesi bir durumda, liderin dokuz puan gerisine düşmüşken, ezeli rakibine hediye edilen stadyumun gölgesi varken, bir diğer ezeli rakibin dünya starları altında ezilmen (!) beklenirken sen Kanarya, yıldızlar üstünde uçmaya başladın.

Bunun yanında;erkek basketbol takımın Euroleauge’de dörtlü finale kaldı, Türkiye’de şampiyon oldu, yetmedi, Türk kulüpler tarihinde ilk defa bir takım, Sarı Melekler, dünya şampiyonu oldular.

O da yetmedi; dünyanın yaşayan efsanevi basketbolcusunu transfer ettiğin bayan basketbol takımı uzak ara şampiyon oldu!

Şu anda Türkiye Futbol Liginin en çok galibiyet alan, en çok gol atan ve en çok şampiyonluk kupası kaldıran takımısın.

Tesisleşmeden ve lisanslı ürün satışında dünyanın ilk onunda olmandan bahsetmiyorum bile.

Bu kadar başarıya susup hürmet edeceklerine güneşe fırlattıkları balçığın tutmasını bekleyen arkadaşların yola çıktıkları tek nokta var: Acıyan Kuyrukla!

O halde;

Havaya havaya eller eller havaya!!!

SarıLacivertŞampiyonFener!!!

Page 2 of 20123451020...Last »

Son Yorumlar

fikiriscisi@facebook