Feedback

Fotograf tutkusu :)

3

Bugün 9 Mayıs.

2. Dünya Savaşı’nın sonlandığı ve dağılan Sovyetler Birliği’nden doğan birçok devlet için bugün “Zafer Günü”.

Tüm şehir günlerdir süslenip, temizleniyor ve bugüne hazırlanıyordu.

Benim oturduğum dairenin de üzerinde bulunduğu Özgürlük Caddesi boyunca devletin en üst kademesinin katılacacağı bir geçit töreni için hazırlıklar yapıldı.

Böylesi renkli kutlamalar olunca fotoğraf düşkünü biri olarak,ben de kendimi o gün için güzel kareler yakalamak adına motive ediyordum.

Ta ki bu sabah kapım beklenmedik bir anda çalana kadar. Kapıda bir polis vardı! Açtım kapıyı, gençten bir memur vardı. Rusça bir şeyler söyledi. Anlamadım. İngilizce konuşmasını rica ettim.

Yarım yamalak İngilizce ile sarışın bir kadın aradıklarını söyledi. Ben de evde yanlız olduğumu, arzu ederse girip arayabileceğini söyledim. Şöyle bir kafayı uzatır gibi baktı. İyi günler dileyip gitti.

İlginçti ama olası bir durumdu. Şaşırdım ve güldüm.

TV izleyerek sabahı geçirmeye devam ediyordum. Derken 15 dakika sonra tekrar kapı çaldı.

Bu sefer, kıyafetlerinden daha rutbeli olduğunu anladığım bir memur daha kapıda belirdi. Hemen yanında ise sivil bir emniyet görevlisi.

Nihayetinde yabancı bir memlekettesiniz ve kapınızda 15 dakika ara ile polisler beliriyor.

Gerildim açıkçası.

Otomatiğe bağlamış gibi pat pat Rusça, anlamadığım cümleleri sıraladı. İngilizce konuşmasını rica edince, ilk ziyarete göre çok daha anlaşılır bir şekilde, gün boyunca evdeki penceleri açmamamı ve pencelere kesinlikle ve kesinlikle yaklaşmamam gerektiğini üstüne basa basa söyledi.

Sebebini anlamasam da ‘Haraşo, Haraşo’ diyerek yapmamam gerekenleri anladığımı belli ettim. Gittiler.

Ardından sokağa çıkıp ofise doğru giderken, çevre binalarda gördüğüm keskin nişancılarla durumu çok iyi idrak ettim.

Gelip uyarmasalar veya ben kapıyı açmasam, o gün geçit töreninde ben camımı açıp, tripodu kurup töreni fotograflayacaktım.

Hah, işte aranan adam! Camda, yabancı uyruklu geçit törenine doğru birşeyler doğrultmuş ve aksiyona hazır.

Polis telsizinden emir geldi:  Şüpheliyi indirin :)

Fotograf tutkusu uğruna canından olan salak adam!!! :)

Abarttığımı biliyorum ama neden olmasın diyorum bir yandan da! :)

Her neyse yaşasın Zafer Günü!

с Днем Победы!

Hazırlıklardan bir kare:

Istanbul’dan Kuzeye: “Minsk”

2

Martı Dergisi Mayıs sayısında yayımlanan yazımı bir de fikiriscisi.com adresinde paylaşmak istedim.

———————————————–

İlk olarak 2009 Mart’ında gelmiştim bu şehre. Karanlık ve soğuk kelimeleri ile şekillendi ilk intibam. Kalın bir bulut tabakasının içinden geçen uçağımız ineceği piste yaklaşmadan önce, Minsk’i yukardan görmek için çok az zamanım vardı. Gördüğüm manzara gözün alabildiğince dümdüz bir arazi ve üzerine örtülü bembeyaz kardan bir yorgandı.

2009’dan 2011’e kadar beş, altı kere daha, kısa süreliğine Belarus’a gelmeye devam ettim. 2011 Şubat ayında ise; artık uzun soluklu bir şekilde İstanbul’dan kuş uçuşu mesafeyle yaklaşık 1500 km daha kuzeyde bulunan, 10 Milyonluk ülkenin 2 milyonluk başkentine, kariyerimi ve dolayısıyla hayatımı devam ettirmek üzere geldim.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Belarus Cumhuriyeti adı altında egemenliğini ilan etmiş bir ülke burası. Belarus, sadece Türkçemizde değil, birçok diğer dilde de Beyaz Rusya olarak addedilmekte. Şimdiye kadar okuduğum ve öğrendiğim kadarıyla, bu ülkeye neden Beyaz sıfatının uygun görüldüğü sorusuna verilebilen kesin bir cevap yok.

Ancak Slav ülkeleri arasında, ülkelerin pusula üzerindeki ana yönlerine istinaden verilen renklere göre isimlendirildiği bir gelenek var. Benim aklıma en çok yatan açıklama bu açıkçası. Zira Belarus tarihi boyunca Polonya, Rusya, Ukrayna ve Litvanya gibi ülkeler ile egemenlik paylaşmış ve ülkeler kurup, yıkan bir geçmişe sahip. Hırvatlarda, Polonyalılarda, Çek ve Slovaklarda, Sırplarda da buna benzer Kırmızı, Beyaz, Siyah ve Yeşil renklere göre isimlendirilmiş bölge ve ırklara rastlamak mümkün. Ben ülkenin uluslaraarası ismi olan Belarus’u kullanmayı tercih ediyorum.

Belarus, yönetimsel olarak altı ayrı bölgeye ayrılmış durumda. Bu altı bölgenin en gelişmişi, içinde benim de yaşadığım başkent Minsk’i bulunduran Minsk Bölgesi. Başkent; yaklaşık olarak 2 milyon nüfusa sahip, şehir planı açısından dairesel büyüme eğilimi gösteren bir şehir. Şu sıralar kent, merkezin etrafında 3. çemberini inşa etme aşamasında. Sovyetler dönemi Rusyasının eğitim bölgesi olarak konumlandırılmış bu ülkede, eğitim ve okuma yazma oranı gayet üst seviyede. Edindiğim bilgiye göre okuma yazma oranı %99.6. Bunun yanında ortalama eğitim süresi ise 15 yıl.

Tanışıp fikirlerini aldığım yerel insanların yorumlarına göre, eğitim sistemi köhneleşmiş olsa bile her öğrenci, yeteneğine göre (öğrencinin tercihi gözardı edilerek) en az bir spor ve sanat dalında temel eğitim alma durumunda. Bu durumun olumlu yanları olsa da, öğrenci tercihinin gözardı edilmesi sanırım konun köhneleşmiş kısmı oluyor.

Belarus tam bir kara ülkesi. Sahilleri olmayan bu ülkenin ise birçok komuşusu var. Kuzeyde ve doğuda en yakın ilişkide bulunduğu Rusya, yine kuzeyde ve kuzeybatısında sırasıyla Letonya ve Litvanya, batısında tarihi münasebetlerinin fazlasıyla olduğu Polonya ve güneyinde de birçok konuda ortak paylaşımlarının olduğu Ukrayna bulunmakta.

Stratejik olarak Rusya’nın Avrupa’ya açılan kapısı olabilecek bir noktada bulunan Belarus, bu avantajını daha iyi kullanmak için hazırlıklar yapmakta. Demir ve karayolu altyapısını, bir hub olabilmek için sağlamlaştırmak adına, alt yapı geliştirmelerinde bulunuyor. Ekonomik açıdan, ülke sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Türkiye’nin 90′ların sonu 2000′lerin başında geçirdiği evreye çok benzer bir süreçte şu aşamada.

Bunun yanında; tüm kış boyunca çok sert geçen havanın, gelen baharla birlikte güzel yüzünü gösterdiği günler bu günler. Kışın -30 dereceye kadar soğuyan hava ile bembeyaz kar örtüsünün altına saklanan bitki örtüsü, yeşermeye başlamış durumda.

Şehrin tam merkezinde, İstanbul’daki AKM’ye benzeyen ve aynı amaçla kullanılan kocaman bir bina ve önünde yine kocaman bir meydan bulunmakta. İşçiler kışın en sert zamanında, bu meydanın etrafına kardan oluşturdukları yaklaşık yarım metre yüksekliğinde setler çekiyorlar. Çekilen setin içine ise, tankerlerle gece boyunca su basıyorlar. Oluşan devasa havuzun içindeki su, sert kış şartlarında birkaç saat içerisinde buza dönüşüyor. Ve işte karşınızda; şehrin tam göbeğinde devasa bir buz pateni pisti. Havanın soğukluğuna gayet alışık olan gençler, hemen patenlerini alıp kaymaya başlıyorlar. Bu pist, doğal yollarla ortadan kalkana kadar halka hizmet etmeye devam ediyor.

Minsk ve ülkenin diğer birçok şehri birinci ve ikinci dünya savaşı etkilerini fazlasıyla derinden yaşamış. Birinci dünya savaşının sonlarına doğru imzalanan Brest Litovsk antlaşması, Belarus’un Brest şehrinde imzalanmış. Gelecek hafta burayı ziyaret etmeyi düşünüyorum. Tarihi Brest savunması ve bu savunmaya ev sahipliği yapan kaleyi barındıran Brest hakkında belki yakın gelecekte bir yazı kaleme alabilirim.

Bunun yanında; 2. Dünya savaşında Alman ordularının şehrin % 75’ini yakıp yıkması ve merkezde sadece 7 ana binayı ayakta bırakarak -ki bunların çoğu kiliseymiş- geri çekilmeleri sonucu, tüm şehir yeni baştan inşa edilmek zorunda kalmış. Şehrin yeniden inşasında ise, Alman esirlerin kullanıldığı söylenmekte. Benim oturduğum bina da yine Alman esirler tarafından inşa edilmiş.

Ülke ve başkentte, halk arasında genel olarak sakinlik ve barış havası hakim. Halkın güvenlik kaygısı, Türkiye ile karşılaştırınca ciddi anlamda çok alt seviyede. Suç oranı açısından bakıldığında, dünyanın en az suç işlenen başkentleri arasında bulunuyor Minsk. Bu sebeple, insanlar 24 saat boyunca gayet rahat bir biçimde hayatlarını yaşamaya devam edebiliyor. Örnek olarak Moskova ya da Kievle karşılaştırınca, gecenin bir yarısı alt geçitleri gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz.

Sovyet kültüründen gelen alışkanlıkla, şehir merkezinde yeterince büyük sayılabilecek meydanlar var. Meydanlardan birinde, obelisk ve onun önünde ülkenin kuruluşundan bu yana yanmakta olan bir özgürlük ateşi bulunmakta. Kış günlerinde, bu ateşin başında ısınmaya çalışan gençleri görmeniz olası.

Şehrin tam içinden geçen iki nehir ve etraflarına kurulan parklarda, bahar ayları boyunca gece ve gündüz zaman geçiren Minsklileri görmeniz mümkün. Bunun yanında yaz aylarında sabah 04.30 gibi aydınlanan hava; geceleri güneşin gökyüzünü saat 22 ve 22.30 gibi terk etmesiyle, çok uzun gündüzler yaşatmakta. Tüm kışı kalın duvarlar arkasında geçiren halk ise, bu geniş aydınlık zamanı son ana kadar kullanmayı seviyor.

Sonuç itibariyle; toplamda geçirdiğim yaklaşık 4 ay içerisinde, Belarus ve Minsk hakkında edindiğim izlenimlere göre kimi zorlukları olsa da yaşaması özellikle İstanbul ile karşılaştırıldığında hayli kolay. Ziyaret etmek isteyenlere tavsiyem ise; seyahatlerini Mayıs – Ağustos arası bir döneme denk getirmeleri yönünde olacaktır.

Bu Kuzey ülkesinde aklımda yer eden konuların bir kısmı şimdilik bu şekilde. Gelecek aylarda daha spesifik ve daha detaylı yazılar olacağından şüpheniz olmasın. Bakarsınız Kako Ali ile Zühtü Amca yıl içerisinde burayı da ziyaret ederler :)

 

 

Secmeler 2

0

Bkz: “Seçmeler 1

 


-       senin gözünün bir yaşına dahi kıyamadığın güzel için, O’nu hüngür hüngür ağlatan, her zaman daha kıymetlidir!!!

-       biliyorum, ben istersem OLUR!

-       Günah islerken şükretmek!!!

-       Her şeyi iyi yapıp herhangi bir şeyi EN iyi yapamadığın sürece birinci planda olamazsın, olamayacaksin!

-       “Ettigim küfür bile senden daha kıymetli”;)

-       In Belarus, in a Japan restaurant watching a Russian movie which is filmed in Turkey! This is the Globalization !!:))

-       Uyku ilacı: “Yatmadan, ne ac ne tok karna asgari 20 sayfa kitap”

-       Biri bana dünyada en iyi becerdigin şey ne diye sorsa cevabım ŞÜKRETMEK olur!!!

-       Bir ben olayım yasamayı bu kadar seven ama ölüme övgüler dizen..

-       Birisi gözümden düşmeye görsün.. Dusupte kalkabilene de ask olsun;)

-       We,human beings,are not very much different. Only some customizations on all of us! Eventually we are produced by same factory and engineer.

-       Ben çocukken nüfus 60 milyondu. Lise çağımda 70 milyon olduk şimdi ise 78 milyon civarindayiz:)) belimize kuvvet!

-       lisanslı mp3 satın alıyorum ama ne albüm bilgisi doğru ne albüm görseli var ne sanatçı, genre bilgileri doğru.. sonra kosana hayır!

-       “Çatlak bir dudağım ben, acımadan gülümseyemem.”

-       Madem meleklikle olmuyor e bir de şeytanlığı denemek lazım ;) (Şeytan da bir melektirle gelmeyin bana!!!:) )

-       iPhone is not a ‘phone’. It is iPhone.

-       new target: “Watch a live final game of one of the Grand Slam tournament before 01.04.2013″

-       ‘Anladin mi?’ degil ‘Anlatabildim mi?’

-       İlköğretim çağındaki tüm öğrencilerin Çanakkale’yi görmesi gerekli!Oradaki mücadeleyi, özveriyi içselleştirilmesi şart. Kutlu olsun 18 Mart

-       Ahh japonlar ahh, ah karakterli ve durust insanlar aahh!!

-       Seversiniz sevmezsiniz ama en az bir şarkısıyla ya eğlenmiş ya içiniz burkulmuştur. Ve o şarkıyı gözünüz kapalı ezbere söylemişsinizdir!!!

-       sokakta yururken bile bir vizyonu olmali kisinin…

-       ben olmasam bu dunya en az bi tur eksik doner!!!

-       vakti zamaninda pararlelden teLefon dinlemeyi engelleyen bir cihaz yapsaydim simdi cok zengindim:))

-       Sultan Suleyman was also produced by God!!!

-       Kimi kimseler sana nasıl insan olunacağı, kimileriyse nasıl insan olunamayacagi konusunda ornek olurlar!

-       en zoru basit olabilmek aslında..

-       if I say “I love you”, I cant list five reasons to love you! so u tell me, why did I fall in love with you!

-       Bas faili İstanbul trafiği olan “Yasamdan Çalınan Saatler” adlı orta oyunu, bu aksam da yine tüm ana arterlerde gösterimde!!

-       Mutlulugunuzu ulu orta paylaşmayın, haset edenlerin sayısı sizinle sevinenlerin sayısını katlayacaktir!

-       ah muzik, ey muzik, lan muzik, abe muzik bilir misin sen ne kadar muhştemesin?

-       Gülhane parkında üç beş papağandık, çirkin seslerimizle daldan dala ucuşan!

-       göz göre göre eldeki potansiyeli kullanmamak cahilliktir!

-       Bir kadın “yok bisey diyorsa”…!

-       Sığ zihinler, capsiz bireyler, ucuz oyun pesindekiler, Kucuk hesapcilar.. İyi ki varsınız, eğlenme sebebisiniz;)

-       Minimalist fakat heybetli, devasa ama minyatür..

-       gözlemlerime göre yeni trend, aynı anda çok kimseye “seni istiyorum” mesajı vermek.. hangisi yerse ;)

-       Sakinlesebilmek için yana yakıla fırtınanın gözüne varmaya çalışıyorum!

-       Kısmette baba olmak varsa eğer evladıma en büyük öğütüm su olacaktır; Oku, oku, oku!!!

-       offfffffffffff!!! aha dağlar yıkıldı!

-       “Bye Bye” yerine “Hoscakal”” ve hatta “Allahaismarladik”

-       O gamzeler ki makberim olsalar yeniden doğarım.

-       Zamanı gelmislere bosuna yas tutma!!!

-       Sabır sabır sabır!!! Sabır sonu gelen başarının tadı ayridir:)

-       İğnesi yok kendine cuvaldizla saldırır aleme!!!

-       eğer şartlar uygunsa, yüz yüze iletişimi tercih etmek kesinlikle çok daha verimli oluyor.

-       çok çalışmak gerek çoook… gözün açık olmalı, atalete yenilmemen lazım, risk alabilmeli ve biraz cesur olmalısın..

-       Kanayan yaraya basılacak en iyi deva zamandır!!!

-       havale ettiğim makam öyle bir makam ki adaletinden sual olunmaz!!!! yalan olacak muhattap, şüphe yok!

-       Sadece makamını kullanarak, insanları ancak arkanda sürüklersin, hiçbir zaman yanında(!) olmalarını saglayamazsin.

-       Dün gece kendimi Allah’a Seni Seviyorum derken buldum… Pek keyifliydi :)

-       Son kullanma tarihi en uzun olan duygu “KİN”dir..

-       Kendi kendine konuşana deli derler, ben delirmemek için kendimle konuşuyorum:)

-       Gördüm gördüm, görülmemiş dere için sıvanmış paçalar gördüm…

-       Öyle anlar var ki, o anlarda zihnimin devinimi artıyor seçtiği kelimeler özelleşiyor ve ahengi tavan yapıyor.. An o andir!

-       bir ilişkide iki sevgi vardır… ve bu iki sevginin arasındaki farkın büyüklüğü, yaşanacak acıların seviyelerini belirler!

-       sana laf anlatmak için o lafın ebesi olmam gerekecek!

-       gözlerinin içine bakarken, soğukkanlı gülümseyip içinden ağız dolusu hakaretler savurduğun kimseler varsa iş dünyasının tam ortasındasındır.

-       Makyaj yapmayı bilen kadın iyi bir sanatkardır!

-       kadınların 6. hissi? ürkütücüler!

-       “Mutlu olmak için; çalış, iyilik yap, şükret!”

-       kağıt yerine ekrandan okumaya kendimi alıştırmam lazım!!

-       “Bizde yaşanan hayat geri verilmez Ali Kako”. Yaşanan Hayat Geri Verilmez!

-       meteliğe atacak kurşunum bile yok!! anlıyor musun? hadi gülümse…

-       Kin duymak yerine tembellik et, Allaha havale et! Yipranmazsin en azından;)

-       hayatımda yaptığım en iyi işlerden biri blog tutmak!

-       İrademin topuz olduğu kantarla kendimi tartmaya çalışıyorum! Çekmiyor bendeki inadı bu kantar!

-       “Kahpe hayat”… Hade ordan lan! Hayatı kötü yola düşüren bizleriz!!;)

-       Ey Boğaziçi! Ne kadar eşsiz ve ihtişamlı! Çok güzel bir kadın adeta! Her kıvrımında nice sır saklı!

-       “hayatı seviyorum, bir daha gelsem yine YAŞARIM”

-       kadın erkek ilişkilerinde tecrübelerin havada çarpışması sonucu çıkan kıvılcımlar heyecan vericidir.. aksi ise lafu güzaf

-       Demokrasi, taraf olmadigin kimseleri tercihlerinden ötürü yermeni, hakaret etmeni, aşağılamanı, kucumsemeni kaldırmaz arkadasım!

-       Kimi zamanlar iyilik yapmak için kötü olabilmek gerekir!

-       güzel bir kadın sesinin tınısı resmen bir ömre bedel!!! su sesi, kız sesi, altın sesi!!!

-       nişantaşılıymış adı bahtiyar, suçu aleme akmakmış öğrendiğim kadar..

-       iftarda tıka basa yemek yemek, yatakatan kalkar kalkmaz depar atmaya benzer :D

-       ne kadar acımasızsan o kadar kudretlisin!

-       kimi anlar olur ki tüm duygulardan arınmış olursun. duyarsız ve acımasız.. o anlar en güçlü, tehlikeli ve insanlıktan uzak olduğun anlardır.

 

Radyasyon Bilekligi (Care)

0

Geçtiğimiz ay Japonya’da yaşanan, dünyanın sayılı felaketlerinden biri olan deprem ve ardından gelen tsunamiden sonra, ortaya çıkan nükleer santral sorunu ve radyasyon tehlikesi, doğal felaketten çok daha fazla gündem yarattı.

Nükleer felaketin  sadece olduğu zaman dilimini değil, takip eden yüzyılları da etkileme riskinin ve olumsuz etkilerinin kolaylıkla çok uzak mesafelere yayılabilme ihtimalinin de olması sebebiyle, radyasyonun kontrol altına alınması ciddi anlamda önem taşımakta.

Bununla birlikte;  radyasyon günümüz modern dünyasında, neredeyse her köşe ve bucakta bize çok yakın.

Radyasyonun etkilerinin, hamile kadınlar ve onların doğacak çocukları üzerinde çok daha fazla olduğu bilinmekte.

İşte; bu yüksek tehlike grubunda bulunan anne adayları ve onların çocuklarını korumak için, yeni bir bileklik geliştirilmiş.

Termal enerji ile çalışan bu bileklik; radyasyon oranı yüksek bir bölgeye girildiği esnada, yeşil renkten pembe renge dönerek ve titreyerek anne adayına, veya anne adayı olmayan kullanıcıya, uyarıda bulunuyor.

Örnek olarak;

Saç kurutma makinesini (bir evde ütü ile birlikte en çok radyasyon yayan cihaz olarak biliniyor) kullanırken,

Enerji dağıtımı kabinetlerinin yanından geçerken,

Yüksek gerilim hatlarının yakınından geçerken,

ve benzeri durumlarda,

Bileklik, sahibine uyarıda bulunuyor.

Aslında bana öyle geliyor ki; her birimiz takıp denemeliyiz. Etrafımızda ne kadar radyasyon var, bilmemizde fayda var. Kullanışlı ve faydalı olacağını düşündüğüm bir yenilik.

Ve işte bu yeniliğin keyifli görselleri:

Bogazin Gardiyani

0

Marti Dergisi Nisan sayısında yayımlanan yazımı fikiriscisi.com adresinde de paylaşmak istedim.

—————————

-  Alo?

-  Alicim merhaba, Zühtü Amcan ben.

-  Aaa merhaba Zühtü Amca, nasılsınız?

-  Çok keyfim yerinde evlat, bugün için güzel planlarım var. Sen nasılsın?

- Gayet iyiyim Zühtü Amca, hele ki senin planların olduğunu duyunca iyiden iyiye keyiflendim.
Ama sanırım yine planlarını hemen söylemeyecek, beni merak içinde bırakacaksın.

-  Doğru tahmin çocuk. Ama, sana bir ipucu verebilirim arzu edersen.

-  Elbette isterim.

-  Boğazın gardiyanına gideceğiz bugün.

-  Boğazın gardiyanııı??? Açıkçası birinci planda hiç ışık yakmadı bende, Zühtü Amca.

-  Daha vaktin var düşünmek için. Bir saat sonra Eminönü’nde buluşalım, Alicim.

-  Tamam Zühtü Amca, hem bu süre zarfında biraz kafa yorarım nereye gideceğimiz hakkında.

Aceleyle hazırlanmaya çalışırken bir yandan da düşünmeye başlamıştım. ‘Acaba nereye gideceğiz bu sefer?’ Telaşlı bir şekilde üstümü başımı giyerken, diğer bir yandan internette ufak bir araştırma yaptım.

Ne yazık ki karşıma çıkan onca bilgiyi incelemek için yeterli vaktim yoktu. Kendimi hızla dışarıya atıp; minibüsle Kadıköy’e, oradan da vapurla Eminönü’ne geçtim. Neyse ki , zamanında sözleştiğimiz yerde Zühtü Amca ile buluşabilmiştim.

-  Noldu Alicim? Bulabildin mi bu sefer gideceğimiz yeri?

- Açıkçası düşünmek ve araştırmak için pek vaktim olmadı Zühtü Amca. Ama senden ilk olarak Boğazın Gardiyanını duyunca, aklıma Kız Kulesi geldi. Lakin Kız Kulesi gibi narin bir yapıya da gardiyanlığı pek yakıştıramadım doğrusu.

- Haklısın Alicim. Kız Kulesi’ne; hele ki Dünyanın şiir cumhuriyeti ilan edilen o eşsiz güzellikteki İstanbul’un en ufak adasına, gardiyanlığı yakıştırmak  abesle iştigal olurdu.

-  Bu sebeple, yine senin yönlendirmene ihtiyacım var, Zühtü Amca.

-  Haydi gel, önce şu Boğaz Turu’na atlayalım, yolumuz uzun bugün.

Yol boyunca muhabbet ettik Zühtü Amcayla. Boğazdaki birçok iskeleye yanaşıyordu  vapurumuz. Hava bol güneşli, çokça aydınlık ve bir o kadar keyif vericiydi.

Simit yiyip, çay içtik yol boyunca ve oradan buradan konuştuk. Boğaz Köprüsü’nün altından geçerken, Zühtü Amca, köprünün açılış gününde köprü üzerinde yürüyenlerden biri olduğundan bahsetti.

İstanbul’un son elli yılını keyifle yaşamış biri şu Zühtü Amca, diye geçirdim içimden. Güzel yanı ise hala aynı keyfi alıyormuşcasına yaşıyor olması aslında, diye de düşündüm.

-  Evet Kako Ali; bugün gideceğimiz yer, bu vapurun son durağı. Boğazın, Karadeniz’e açılan kapısı. Ve bu kapının gardiyanı. Gideceğimiz yerin adı ‘Anadolu Kavağı’.

-  Daha önce hiç gitmemiştim, Zühtü Amca oraya. Adını çok duydum ama gitmeye fırsatım olmamıştı. Sanırım orada bir de,  harabe tarihi bir yapı olmalı.

- Haklısın Kako, Yoros Kalesi yüzyıllarca dünyanın göz bebeği İstanbul’u korumak için gardiyanlık yapar Anadolu Kavağı’nın tepesinde.

-  Anlaşılan bugünümüz ‘Anadolu Kavağı’ ve ‘Yoros Kalesi’ üzerine geçecek.

Eminönü’nden bindiğimiz vapur, yaklaşık iki saat sonra Anadolu Kavağı iskelesine yanaştı ve birçok yerli, yabancı turistle birlikte bu güzel balıkçı kasabasına vardık.

İstanbul’dan uzaklaşmış olmanın verdiği huzur ve keyifle; dondurmacı ve balıkçıların önünden geçerek, kasabanın sokaklarını dolaştık biraz.

- Ali; gel önce kaleye çıkalım. Sonra dönüşte yorgunluğu atmak için; iki duble rakı içer, karnımızı doyurmak için de güzelce bir balık yeriz boğaz manzarasında. Ne dersin?

-  Bu teklife ne denir ki, Zühtü Amca?

Kaleye ulaşmak için; uzun soluklu, kıvrıla kıvrıla devam eden yokuşu tırmanmamız gerekiyordu. Yol boyunca, birkaç kere Zühtü Amca dinlenmek için molalar verdi. Bu esnada; ikimiz de boynumuzdaki fotoğraf makineleri ile, her adımda farklı güzellikte poz veren nazlı boğazın fotoğraflarını çektik.

Nihayetinde kale göründü ve biz yıkıntıların arasından, surlarda oluşmuş bir açıklıktan, kalenin iç kısmına geçtik.

Manzara tek kelime ile müthişti. Öyle ki; başınızı soldan sağa çevirdiğinizde gördüğünüz panoramik manzara, İstanbul Boğazı’nın eşsiz kıvrımlarından, Karadeniz’in enginliğine kadar uzanıyordu.

-  Yorgunluğumuza değdi değil mi, Ali oğlum?

-  Evet Zühtü Amca. İstanbul Boğazı’nın bu kadar güzel göründüğü başka bir yer yoktur herhalde.

- Boğaz’ın lezzeti, keyfi, heyecanı, edası her yerden ayrı farklı, ayrı güzeldir Alicim. Sana tavsiyem olabildiğince çok keyif almandır boğazdan. Ne demiştik? Boğaz’ın gardiyanı. Yoros kalesi, tarih boyunca yüz yıllarca süren bir gardiyanlık hizmeti vermiştir,  birçok millete. Fenikeliler, Yunanlar, Bizanslar, Cenevizler ve son olarak biz Türkler. Rivayete göre; Anadolu Kavağı’ndan, Rumeli Kavağı’na çekilen bir zincirle, Boğaz’ın güvenliği sağlanırmış.

-  Tıpkı, 1453’te Haliç’e çekildiği gibi mi yani?

-  Aynen öyle Ali.

-  Yoros adının  nereden geldiği hakkında 3 farklı söylenti var Alicim. İlki; “kutsal yer” anlamına gelen “Hieron”dan geldiği yönünde. Bir diğer rivayet ise; Zeus’un sıfatı olan ve “uygun rüzgarlar” anlamına gelen “Ourios” tan geldiği.

-  Burası da epey rüzgarlı be, Zühtü Amca. Neden olmasın?

- Olabilir elbette, ama üçüncü söylenti de en az ikincisi kadar akla yatkın. Son olarak da; dağ anlamna gelen “Oros” kelimesinden gelmiş olduğu söyleniyor.

-  Aaa, evet bu da çok mantıklı.

-  Sonuç itibariyle adı günümüzde Yoros olan bu kalenin, geçmişte birçok milletin egemenliği altına

kaldığını düşünürsek, yukarıdaki söylentiler veya başka sebeplerden de bu ismi almış olması ihtimali mevcut.

-  Haklısın Zühtü Amca.

-  Bizanslılar, Cenevizliler ve Osmanlılar zamanında bu kale için baya cenk etmişler evlat,

nihayetinde stratejik olarak çok önemli bir yerleşim burası. Tabi bu savaşlar esnasında, sahildeki balıkçı kasabası da defalarca yanmış, harap edilmiş. 1. Bayezid; İstanbul kuşatmasında karargah olarak kullanmak için, 1391 yılında Yoros Kalesi’ni ele geçirmiş. Anadolu Hisarı’nın inşaası bitene kadar da, burayı koordinasyon merkezi olarak kullanmaya devam etmiş. Daha sonraları, kale tekrar Cenevizliler’in eline geçmiş. Ta ki Fatih; İstanbul’u fethedip, buradaki Ceneviz tehditini ortadan kaldırmak için kaleye yeniden Osmanlı bayrağını dikene kadar!

-  Ne çok talibi varmış bu kalenin.

- Olacak tabi, kıymetli ve önemli bir yerde kurulmuş çünkü. Fatih kaleyi ele geçirince; surları kuvvetlendirip, kale içine gümrük ofisi, karantina ve kontrol noktası görevi görecek yapılar eklemiş ve kaleye bir garnizon yerleştirmiş. Ondan sonra gelen 2. Bayezid ise, kale dahiline bir cami ekletmiş.

-  Ama bu yapılar sanırım günümüze kadar ayakta kalamamış, Zühtü Amca.

-  Haklısın evlat. Haydi, derin bir nefes çek bakalım tertemiz Boğaz ve Karadeniz karışımı havadan. Zühtü Amcan yaşlı adam, bu kadar yorgunluktan sonra daha fazla rüzgar yerse yataklara düşer alimallah.

-  Aman Zühtü Amca, ağzından yel alsın.

-  Kakocum; daha fazla burada durursak, yel sağlığımı alacak benim.

Aldığım temiz hava ve öğrendiğim bilgilerden sonra, gülüşmeler eşliğinde aşağıya doğru kaptırıverdik beraberce. Sahile vardığımızda; artık karnımız iyice acıkmış, yorgunluğumuz da bir o kadar artmıştı.

-  Zühtü Amca, vakit boğazlar meselesini çözme vaktidir.

İştahlı bir şekilde cevap verdi Zühtü Amca;

-  Haklısın Kako Ali, gel şurada çok eskilerden beri gittiğim bir restoran var, salaş ama lezzetlidir.

Bahsettiği restorana girdik, pek bir dostane karşılandı Zühtü Amca mekanda. Güzelce, manzaralı bir masaya oturduk. Daha siparişleri ne zaman alacaklar diye düşünürken, masayı donatmaya başladı garsonlar.

- Sabah haberi saldım ben, geleceğimize dair. Eski dost Dimitri Ahmet; şef garsonu buranın, onu aradım. Kendisi izindeymiş,  ama ben çocuklara halettiririm dedi. O yüzden sipariş bile almadılar.

-  Aklımı okudun sanki Zühtü Amca. Ne lezzetli görünüyor mezeler, manzara da fevkalade! İzin ver de; sakiliğini ben yapayım.

-  Sen yapacaksın tabi evlat, işin adabı bu.

-  Rakıya su ister misin, Zühtü Amca?

-  Sağol Aliciğim, almayayım.

-  Peki, ya buz?

-  Yok çocuk, istemem. Harama helal karıştırmadan içerim ben.

Aldığım cevap karşısında kahkahalara boğuldum neredeyse. Zühtü Amca da pek keyiflenmişti.

-  Haydi genç dostum. Arkadaşlığımıza, sağlığımıza, İstanbulumuza içelim. Şerefe!

-  Şerefe!!

 

6. yil basladi

4

İlk blog yazımı yazdığım günden bu yana, tam 5 sene geçmiş.

Blogger olarak 6. yılıma girmiş bulunuyorum.

Bu süre zarfında ilk olarak  yeditepeli.com’da, devamında ise ayhanbirlik.wordpress.com ve baskalasim.com adreslerinde bloglarımı yayınlamaya çalıştım.

2010 başından beri de fikiriscisi.com, son adres olarak bana yardımcı oluyor.

Çok fazla adres değiştirdiğimi farkettim.

Sanırım fikiriscisi.com uzunca bir zaman 9. köyüm olacak.

Bakalım, buradan ne zaman kovacağım kendimi :)

Neyse 6. yıl, ilk 5′inden çok daha güzel geçer işallah :)

Sizler yanımda oldukça öyle olacağı kesin.

Eksik olmayın.

Geregi Dusunuldu!

0

Sanık olduğum davada, kendi suçumun şahidiyim.
İddia makamı da benim, savunma avukatı da.

Koridorda yankilanan mübaşirin sesi de benim.
Kırılan kalemin cikarttığı ses de, benim sesim.

Şahsım tarafımdan dava edilen kendimin suçu ise; “BEN” olmam.

Cezam müebbet, cezamı yine özbünyemde çekeceğim.
Ömür boyu beden hücremde kendimi yaşayarak, mülkün temelinin yerine gelmesini sağlayacağım.

Gereği düşünülmüştür:

Ben; bizzat kendimi, özbeöz kendim olmak suçundan, bir ömür yine ben olmaya mahkum ediyorum.

Cezamı çektiğim her gün, aynı suçtan mahkum olmak durumundayım.

Özümün temyize gitme hakkı, kendimde saklı olmak üzere!

Mahkeme bitmiştir!

Dağılın len!

Son bir uzun hava!!!

0

Dünyaya gözümü açtığım evde; kasnaklı klasik bir teypten, canlı ses kayıtlarınla, türkülerini dinleyerek büyüdüm ben.

Seni ilk olarak canlı dinlediğimde ise, hayatımda yaşadığım en büyük kalp ağrısını yaşıyordum.

Kalbin acısı ve seni dinlemenin keyfi ile gözümden yaşlar dökülürken, ağzım kulaklarıma varıyordu.

İlk defa biri beni; hem mutluluktan, hem de kederden ağlatabilmişti be İbo!

Seni sevenler kadar, sevmeyenler de var. Ama bugün Türkiye’nin hangi şehrinde, mahallesinde, sokağında yaşarsa yaşasın; statüsü, geçmişi, eğitimi ne olursa olsun, herkes ama herkes şarkılarında ya hüzünlenmiş, ya da eğlenmiştir.

Onlar; seninle Kıble’ye dönüp ellerini açmışlardır, ya da seninle nankör kedilere isyan etmişlerdir. Olmadı; terkedip gidenler için o tek bir dileği, “Mutlu Ol” yeteri, seninle tutmuşlardır ya da Urfa’nın etrafındaki dağların dumanlarında seninle efkarlanmış, gurbet acısı çekmişlerdir. ‘Caney caney caney’i tribünlerde taraftarlar seninle söylemiş, ‘dam üstünde sallanan memeler’le seninle eğlenmişlerdir.

Senin ayıbın; iyiliğin, günahın, sevabın sana kalsın ama sen o eşsiz sesinle bu ülkenin tüm yurttaşlarının duygularında titreşime sebep olmuşsundur İbo!

Şimdi zor durumdasın. Kalleşliğe geldin. Bir daha bizlerle olup olamayacağın bile meçhul…

Yüzlerce milyon insanın yüreğinde yarattıkların için, yüce yaradandan “bir tek dileğim var”:

Son bir uzun hava daha oku yeter!

Onlar olmadan!

0

Onların varlığı ile; dünya çok daha anlamlı oluyor ve yaşanabilir bir yuva haline geliyor.

Onların varlığı ile; birçok iyilik hayat buluyor ve insan yaşamına dahil oluyor.

Onların varlığı ile; sıcak çorbalar kaynıyor, yavrular dünyanın en eşsiz besini ile büyüyor.

Onların varlığı ile; şefkat, huzur ve sevgi daha derinden hissediliyor.

Bugün onların günü.

Başta annem ve kız kardeşlerim olmak üzere, tüm güzelliklerin ‘Dünya Kadınlar Günü’ kutlu olsun.

Sizsiz hayat çok manasız olurdu!

Geçen seneki yazı.

Ve bir önceki senenin yazısı.

Yaslandim degil Yasadim!

0

Doğumgünleri, benim için çok kıymetlidir.

Sevdiklerimin doğumgünlerini her daim hatırlamaya ve doğumgünlerinde yanlarında olmaya özen gösteririm.
Yanlarında olamasam bile; erişmeye çalışır, en azından hatırlandıklarını bilmelerini sağlarım.

Çünkü bilirim; hatırlanmanın, değer verildiğini bilmenin, sevildiğini hissetmenin tadı çok farklıdır.

Bugün benim doğumgünüm! Sevdiklerimin tümünden, ilk defa bu kadar uzakta kutluyorum doğumgünümü… Ama sağolsun hemen herkes varlığını anımsattı :)

Ben doğumgünlerimde her zaman şunu söylerim:

” Bir yıl daha yaşlandım değil, bir yıl daha YAŞADIM!”

Bugünümde ve şimdiye kadar yanımda olan tüm sevdiklerim; hayatımdan hiiiç eksik olmayın.

İyi ki varsınız!

Page 3 of 20123451020...Last »

Son Yorumlar

fikiriscisi@facebook