Feedback

Hepimizin Sinifidir O

0

Marti Dergisi Mart sayısında yayımlanan yazımı fikiriscisi.com adresinde de paylaşmak istedim.

———————————————————————————————————————–

-       Sabah şeriflerin hayrolsun, Aliciğim. Nasılsın görüşmeyeli bakalım?

-       Sorma, Zühtü Amca! Sınavların yoğunluğundan gözümü açamaz haldeyim. Sen de olmasan, dışarı adımımı atamayacaktım.

-       İyidir evlat, iyidir. Çalışmak; zihni işletmek, yeni şeyler öğrenmek her daim iyidir.

Kıymetini bil bu zamanların, ilerleyen yaşlarda hayat gailesi, seni bu günlere hasretle baktıracak, benden söylemesi. Bir büyük tavsiyesi olarak al, koy bir kenara.

-       Doğru söylüyorsun Zühtü Amca. Ama çok bunaldım işte. Gün aşırı sınav olunca, nefes almak için evden nasıl kaçtım, anlatamam.

-       Demek ders çalışmaktan bu kadar çok sıkıldın Kako Ali?

O halde; gel bugün, Türkiye’nin en meşhur öğrencilerini ve dolayısıyla sınıfını, hatta en meşhur öğretmenlerini barındırmış bir mekana gidelim.

-       Zühtü Amca; yapma Allah aşkına. Ben derslerden, okuldan sıkıldım diyorum, nefes almak için dışarı çıkıyorum, sen bana; öğrencilerden, sınıflardan, okuldan bahsediyorsun.

-       Dur bakalım çocuk, hemen direnç gösterme. Gideceğimiz yeri duyunca çok sevineceğine eminim.

Zühtü Amca’nın yüzünde yaşından çok daha genç ve hatta çocukça olan o hınzır gülümseme yine belirmeye başlamıştı.

İşte bu anlarda, yine beni şaşırtacağının en büyük işaretini veriyordu. Yavaş yavaş tanıdığım bu engin kişiye, gitgide kendimi çok daha yakın hissediyordum.

-       Zühtü Amca; yine bana bir sürprizin var sanırım!

-       Artık sürpriz mi, değil mi orasını ben bilmem. Ancak, tam da senin şu günlerdeki halet-i ruhiyene ilaç olacak bir yere gideceğiz.

Merakımı derinleştirmek için çaba gösteriyordu sanki. Nedendir bilmem, bir anda heyecanlanmaya başlamıştım.

-       Alicim; gel şu yeni açılan pastaneden sıcak birer poğaça alalım. Yürüyerek giderken, bir iki lokma birşeyler atıştırırız.

-       Yürüyerek mi gideceğiz? Yakın mı o kadar? Zühtü Amca; haydi söyle nereye gideceğimizi, hakikaten çok merak eder oldum.

-       Elbette yürüyerek gideceğiz, burnumuzun dibinde zaten.

Adile Sultan Kasrı’na gideceğiz, Alicim. Haydi gel girelim şu pastaneye.

-       Girelim girmesine de, orası neresi?

-       Evladım; iki dakika sabret. Yolda anlatacağım.

Zühtü Amca’nın, arada bir gizemli bir havaya bürünme şekilleri vardı. Anlatacaklarını hiçbir zaman direkt olarak söylemiyor, genellikle bir merak havası uyandırmaya çalışıyordu. Aslına bakınca bu yöntem; anlattıklarının akılda kalmasını da sağlamıyor değildi.

İştah açan kokuları takip ederek, pastaneye girip poğaçalarımızı aldık. Yolun karşısına geçtik, Validebağ Devlet Hastanesi’ni sağımıza alarak, yokuşu tırmanmaya başladık.

Yokuşun tepesine vardığımızda, derin bir nefes verdi Zühtü Amca. Bana dönerek;

-       Ali; biz nereye gidiyoruz şimdi?

Bir an duraksadım. Soruya şaşırdım, gittiğimiz yeri kendi söylemişti oysa ki.

-       Adile Sultan Kasrı’na gitmiyor muyuz, Zühtü Amca?

-       Evet, doğru. Peki; Adile ismi sana en çok kimi hatırlatıyor?

-       Kimi olacak, elbette ki Adile Naşit’i.

Gülümseyerek;

-       İz üstündeyiz artık, Ali. O halde söyle bakalım; Adile Naşit’i en çok hangi rolde seversin?

Hiç tereddütsüz cevap verdim;

-       Hafize Ana!

-       İşte Hafize Ana’nın evine; haylaz öğrencilerin altında ezilmemek için elindeki zili çala çala koşarak indiği merdivenlere, Hababam Sınıfı’na gidiyoruz Ali!

-       İnanmıyorum sana Zühtü Amca! Bu harika bir fikir. Hababam Sınıfı bir fenomendir, bir efsanedir benim için.

-       Sadece senin için değil Kako Ali, belki de son 50 yıl içerisinde doğan herkesin okuduğu okulda en azından bir Hababam Sınıfı; bir İnek Şaban, bir Kel Mahmut vardır.

Hababam Sınıfı bir film serisi olmaktan çok çok öte, bir başyapıttır.

-       Demek; yürüyerek gidebileceğimiz bir yerde bu Adile Sultan Kasrı.

-       Hemen komşu mahallemiz, Alicim. Koşuyolu, Validebağ korusu içerisinde. Yani, şu duvarın hemen arkası.

-       Yıllarca önünden geçtiğim duvarların arkasında, demek ki en sevdiğim filme ev sahipliği yapan mekan varmış. Bunu; şimdi öğrenmiş olmam da benim eksikliğim olsun, Zühtü Amca.

-       Ben her daim diyorum, Alicim. Yaşadığın şehri iyi tanıyıp, bilmelisin. Hele ki; bu şehir İstanbul ise öğrenecek, şaşıracak çok şeyin var daha.

Ne güzel bir gün bugün, diye geçirdim içimden. Öğrencilik hayatım boyunca; her boş zamanımda, arkadaşlarım Kemal, Barış ve Serhat’la birbirimize Hababam Sınıfı repliklerini tekrarlar, güldükçe gülerdik.

Şimdi o günleri yad etmek, sayısız kere izlediğim o güzel filmlerin adeta içine girebilmek, ne büyük bir fırsattı benim için.

-       Haydi Zühtü Amca, hemen devam edelim. Bir an önce görmek istiyorum Hababam’ı.

Hızlı adımlarla devam ettik, Tophanelioğlu Caddesi üzerinde. 2-3 dakikalık bir yürüyüşten sonra; beni hayal kırıklığına uğratan bir kapıdan, kırık dökük yolları olan virane görünümlü bir bahçeye girdik.

-       Veysel Efendi’nin beklediği kapı bu halde olmasaydı, keşke.

-       Haklısın Ali, bahçenin ve çevrenin durumu harap. Ama; merak etme Özel Çamlıca Lisesi yepyeni haliyle şu ağaçların hemen arkasında bizi bekliyor. Çok güzel restore ettiler. Tam beş sene sürdü restorasyon.

-       Zühtü Amca haklıydı. İşte Özel Çamlıca Lisesi! Hababam’ın okulu.

-        Bina gerçekten çok ihtişamlı. Gözler Mahmut Hoca’yı arıyor pencelerede, değil mi Zühtü Amca?

-       İkimiz bir Fenerbahçe maçı için okuldan kaçmış olsaydık, emin ol merdivenlerde bizi bekliyor olurdu.

İhtişamlı bir bina elbette. Ne de olsa Osmanlı yapısı. Bu tarihi mekan; Hababam Sınıfı çekimleri başlamadan yaklaşık 120 yıl önce, sene 1853’te Sultan Abdullaziz tarafından, kız kardeşi Adile Sultan’a hediye olarak yaptırtılmış. Mimarı Nigoğos Amira Balyan; nam-ı diğer Balyan Kalfa olup, 354 bin metre karelik bir arazinin ortasına kurulmuştur.

Bu kasır o günlerde bugüne farklı amaçlar için de kullanılmış, Alicim. Örnek olarak; bir süre o zamanki adıyla “Darü’leytam” yani yetimler yurdu, devamında bir prevantoryum olarak kullanılmış.

-       Prevantoryum ne demek Zühtü Amca?

-       Tüberküloz yani Verem mikrobunu almış ancak; hastalığın etkisine henüz girmemiş kimselerin bağışıklık sistemlerini güçlendirmek amaçlı kullanılan tesis, demek Alicim. Bu tarz önleyici yöntemlerde başarı sağlanamayan hastaların bir sonraki adımları ise, Seantoryumlar olurmuş genellikle.

Adam yürüyen ansiklopedi, diye geçirdim içimden. Acaba; bunların hepsine beni buralara getirmeden önce çalışıyor olabilir miydi? Ben bunları düşünürken, devam etti:

-       Takip eden yıllarda ise; sağlık merkezi olarak hizmet vermeye devam eden bu yapı, Hababam’a ev sahipliği yapıp bugünlerde de Öğretmen Evi rolü ile ayakta kalmayı başarmış.

-       Ah be Zühtü Amca! Ne kadar mutlu oldum anlatamam. İşte şu camdan tatbikat için atlayan Badi Ekrem; şu ağacın altında sözde aşk mektubunu okuyan İnek Şaban, Şaban’a hain planlar peşinde olan Güdük Necmi, haftasonu sevgilisine kaçması gereken Damat Ferit, o meşhur merdivenlerde askere uğurlanan Hayta İsmail..

-       Bitti mi, Ali? Refuze Ekrem; Kel Mahmut, Hafize Ana, Külyutmaz, Veysel Efendi, Domdom, Tulum Hayri, Müfettiş Hüseyin Şevki Topuz, unutulur mu hiç?

-       Unutulmaz elbette, Zühtü Amca. Hepsinin ayrı bir tadı; hepsinin ayrı bir keyfi, anısı vardır zihinlerimizde.

Bu keyifli anılar beni düşüncelere daldırıyor.

Karşımıza nerede çıkarsa çıksın; Hababam’ı görünce, her ne kadar tüm replikleri ezbere bilsek de, sanki ilk defa izliyormuşçasına, büyük bir keyifle izlediğimizi düşünüyorum.

Bu eserin bir şaheser olmasında payı olan, kimler yok ki? Başta Rıfat Ilgaz ve Ertem Eğilmez; devamında Müniz Özkül, Adile Naşit, Şener Şen, Tarık Akan, Kemal Sunal, Halit Akçatepe ve niceleri..

Tüm karakterlerin hepsi; kendi şahıslarına özgü olmalarının yanı sıra, hepsi aramızdan biri gibiydi. Hepimizin çevresinde, sınıfında bir Şaban bir Güdük ya da bir Damat vardı ve hala da var.

Zamansız bir eser, bu Hababam Sınıfı.

-       Alicim; gel bir turlayalım etrafında, Adile Sultan Kasrı’nın.

-       Sonrasında; içeri girip o meşhur merdivenleri de göreceğiz, değil mi Zühtü Amca?

-       Elbette evlat.

Binanın çevresini dolaşırken aklımdan; Badi Ekrem’in beden eğitimi derslerindeki maceraları, Hababam’ın yasağa karşı gelip ön bahçede yaptığı futbol maçları, binanın çatısında Mahmut Hoca’dan gizlice sigara içerken çıkan dumanın olduğu sahnele, teker teker geçiyordu.

-       Zühtü Amca, sanki bir köşeden Kel Mahmut çıkacakmış gibi bir his var içimde.

-       Ne o Alicim; sen de mi Hababam’ın bir öğrencisisin yoksa?

-       Hangimiz değiliz ki? Bana Damat Ferit derlerdi sınıfta.

-       Serde çapkınlık var herhalde?

Gülüşüyoruz karşılıklı. Okulun girişindeki merdivenleri; Zühtü Amca bir yandan, ben bir yandan tırmanıp, kapıdan içeri giriyoruz.

İtiraf etmem gerekli ki; Hababam’ın çekildiği dönemden çok daha etkileyici görünüyor gözüme. Anlaşılan restorasyon titizlikle yapılmış.

Zihnimizde kalan Hababam görüntüleri ile; şimdi gördüklerimizi bağdaştırmaya çalışarak, tüm okulu dolaşıyoruz.

Elbetteki en kolayı; Hafize Ana Merdivenleri oluyor.

-        Elinde zille; nasıl canhıraç inerdi bu merdivenlerden Hafize Ana, değil mi Ali?

-       Evet, Zühtü Amca. Hababam da; arkasından haylaz haylaz, bahçeye koştururdu.

 

-       Tarihi bir binada; yine tarihe mal olmuş bir eseri andık, bugün seninle Alicim.

-       Zühtü Amca; sınavlardan bu kadar bunaldığım bir dönemde, beni yine okulu kullanarak kendime getirdin ya, sana ne desem; ne kadar teşekkür etsem azdır, heralde.

-       Sadece bana değil evlat! Burayı yapana; yaptırana, Hababam’ı yazana, filme çekip oynayana, emeği geçen kim varsa, hepsine teşekkür etmek lazım.

-       Haklısın, Zühtü Amca.

-       Haydi Kako Ali, eve dönme zamanıdır.

-       Hababam, GÜM GÜM GÜM!!!

 

Hosgeldiniz ucunuz de!

2

Şubat ayında; hayatımı derinden etkileyen ciddi yoğunluk sebebiyle, fikiriscisi.com ile pek ilgilenememiştim.

Ama artık yerleşip; yeni düzenimi kurduğuma göre, buraya zaman ayırma vakti hafiften gelmiştir, diyorum.

Bugün baharın ilk günü.. Belki de ilk defa bu kadar soğuk bir ortamda ilkbaharı karşıladım. Sabah uyandığımda hava sıcaklığını, iPhone -19 C olarak gösteriyordu!

Bu sıcaklığa rağmen, hava gayet açık ve parıldayan bir güneş var gökyüzünde.

Baharın ilk günü olmasının yanında; bugün doğal olarak Mart ayının, yani yılın en çok sevdiğim ayının da, ilk günü.

Sonuç itibariyle; şu sıralarda sevdiklerimden biraz uzakta olsam da, gülümsemem için çok önemli sebeplerim var.

Bahar, Mart ve parlayan güneş…

Hoşgeldiniz üçünüz de! :)

Yok Elveda Falan!

6

İster kendi sesinden, ister başkasının nefesinden.

Ne zaman, nerede ve ne şekilde duyarsan duy,  zor bir kelimedir  “Elveda”.

Can yakar, yürek burkar, acıtır adamı!

Bu sebeple, bu gidişin niteliği bir veda olmadığı gibi, elvedaya da yeri olmayan bir gidiş.

AAB; bir süreliğine buralarda olmayacak. Dünyanın soğuk mekanlarından birinde birkaç sene geçirmek üzere.

İstanbul’dan, Urfa’dan ve dolayısıyla sevdiklerinden mesafe olarak biraz uzakta olacak.

Ancak; gönlünün ve zihininin önemli bir kısmının buralarda olacağından şüpheniz olmasın.

Fikiriscisi.com yazıları artık Belarus dolaylarından üremeye devam edecek.

Yeni bir yaşantıya selam vermek için, yarın ilk gün.

Eskiye veda mı?

Ne eskisi yahu? O hala benimle, her daim!

Kalın sağlıcakla!

Oteki Istanbul

0

Martı Dergisi Şubat sayısında yayımlanan yazımı sizlerle fikiriscisi.com’da da paylaşmak istedim.:)

————

Parlak ve güneşli bir sonbahar gününde, Zühtü Amca ile Eminönü’nde buluşuyoruz.

Kısa bir selamlaşma ve hal hatır merasiminden sonra, burnumuza buram buram dolan balık ekmek kokularına itaat edip, öğle yemeğimizi birlikte yiyor ve üstüne de iyice demlenmiş çaylarımızı yudumluyoruz.

-Zühtü Amca, bugün nereye gideceğiz?

Soruma pek oralı olmuyor.

-Kalk, yürümeye başlayalım Kako Ali.

Yavaş yavaş yürürken Zühtü Amca, ben de fotoğraf makinemle klasik İstanbul görüntülerinden birkaç kare yakalamaya çalışıyorum.

Çok kısa bir yürüyüşten sonra Galata Köprüsü’ne girerken,  Zühtü Amca duruyor. Haliç’in diğer kıyısını ve üst taraflarını işaret ederek;

-Karşı tarafın adı nedir biliyor musun, Ali?

-Karaköy.

-Başka?

-Galata?

-Daha başka?

-???

-Pera desem, Alicim?

-Tabii yaa. Pera! Nasıl da unuttum?

-Doğaldır Kako Ali, günümüzde pek sık kullanılmaz Pera ismi. Bugün Pera hakkında seninle biraz konuşacağız. Pera’dan günümüze kalan en önemli yapılardan biri hakkında da dedikodu yapacağız hatta.

Pera, Latincede “öteki” demek. ‘’Öte tarafta olan’’da diyebiliriz aslında.

Bir yandan yürürken,  bir yandan konuşmaya devam ediyordu.

-Bu arada Alicim, hazır hava bu kadar güzelken Pera’ya yürüyerek çıkacağımızı söyleyeyim sana peşinen. Hem, sen de bol bol fotoğraf çekersin.

- Çok sevinirim Zühtü Amca. Fotoğraf için ışık çok güzel bugün.

Kısa bir süre içerisinde Galata Köprüsünü geçmiş, Tünel’in yanındaki sokaktan tırmanmaya başlamıştık.

-Nerede kalmıştık? Hah evet, öteki… Öteki İstanbul. Belki tarihi yarımadada yer alan imparatorluk İstanbul’undan farklı olarak kurulmaya başlandığı için, belki sakinlerinin çoğunu gayri müslimlerin oluşturmasından dolayı, belki de batıyı örnek alarak oluşturulan yeni İstanbul olmasından ötürü şimdiki ‘Beyoğlu’na o zamanlar ‘Öteki ‘ demişler.

Anladığım kadarıyla; Zühtü Amca buraları özlediği için yolu uzattıkça uzatıyor, rastgele sokaklara girerek, özlemini gidermesini sağlayacak bir güzergah izliyordu.

Bu güzergah üzerinde geçtiğimiz Kamondo Merdivenleri de, gerçekten ilgimi çekmişti. Merdivenleri çıktıktan sonra Cenevizler’den kalma Galata Kulesi’nin devamında, Sarkuysan Binası’nı ve Beyoğlu Belediyesi’ni geçtik.

Belediyenin hemen yanından tırmanıp, Tepebaşı’na doğru yol aldık.

-İşte geldik Kako Ali. Peradayız. Öteki İstanbul’da ya da Ötedeki İstanbul’da yani.

-Zühtü Amca, yorulduk yahu.

-Az dolanmadık evlat.

Yüzündeki gülümsemeyle bana sataşmak istercesine;

-Ama senden daha iyi performans beklerdim doğrusu. Çabuk sukoyverdin.

Bir bank bulup, oturup dinlendik. Kısa bir süre soluklandık.

Ben fotoğraf makinemin vizöründen etrafta enteresan kareler ararken, bir anda Pera Palas görüş açımın içerisine girdi.

-İşte! Dedikodusunu yapacağımız yapıyı buldum.

-Tebrikler Ali. Biraz daha geç kalsaydın, dayanamayıp ben söyleyecektim. Pera Palas! Yıllara meydan okurcasına,  hala aynı ihtişamı ve vakurluğu ile dimdik ayakta.

Bir imparatorluğun çöküşüne, bir Cumhuriyet’in doğuşuna, iki tane dünya savaşına, nice krizlere ve devrimlere tanıklık etmiş tarihi bir semboldür  bu bina.

Bir otelden çok daha fazlasıdır, anlayacağın.

-Hiç bu gözle bakmamıştım ben,  Zühtü Amca.

-Ali; İstiklal Caddesinin eski adını hatırlıyorsundur muhakkak, hani şu yana yakıla öğrenmeye çalıştığın isim.

-Nasıl unuturum Zühtü Amca, tanışmamıza vesile olan sorunun cevabıydı:  ’Cadde-i Kebir’.

-Doğru, tabi bu Osmanlıca adı. O zamanlar İstiklal Caddesi’ne bir de “Grand Reu De Pera” denirmiş.
İşte bu Grand Reu De Pera üzerinde otel inşa edecek alan kalmayınca; bu zamanına göre dev oteli, Tepebaşı’na inşa etmişler.

Kaynaklara göre Pera Palas; 19. yüzyılın sonlarına doğru, Orient Express’i ile İstanbul’a gelen yolcuların konaklayabilmesi için yapılmış.

Paris–İstanbul arasında sefer yapan Şark Ekspresi adı ile bildiğimiz bu meşhur  trenin kalburüstü yolcuları; o dönemlerde, turistik olarak yine ön planda olan İstanbul’a geldiklerinde, konaklayabilecekleri  lüks otel bulamıyorlarmış.

Bu soruna çözüm bulmak için; Şark Ekspresi’nin işletmecisi Belçikalı Vagons-Lits firması, 1895 yılında  Pera Palas’ın açılışını yapmış.

Tüm tarihi boyunca, başta Mustafa Kemal olmak üzere birçok önemli şahsiyete ev sahipliği yapmış bu otel.

Mustafa Kemal 1917’de Şişli’deki evine taşınmadan önce, burada bir süre ikamet etmiş ve saray erkanı ile görüşmelerini bugün müzeye dönüştürülen odasında yapmış. Belki de gelecekte kuracağı Cumhuriyet için kimi önemli kararları burada almıştır, kimbilir?

Pera Palas ile özdeşlemiş en önemli isim ise ünlü yazar Agatha Christie’dir,  Alicim. Rivayete göre; Christie’nin hayatında hala gizemini koruyan kayıp 11 gün bu otelde geçmiş ve en bilinen kitaplarından olan ‘’Şark Ekspresi’nde Cinayet’’in yazımına, bu süre zarfında Pera Palas’ta başlamıştır.

Kısa bir süre anlattıklarına ara verince, hemen araya girdim.

-Zühtü Amca, yine ihya ettin beni! İstanbul’u seninle dolaşmak büyük keyif doğrusu.

-Eksik olma Alicim, ama içinde yaşadığımız bu nadide şehri, bu dünya mirasını tanımadan, bilmeden, öğrenmeden yaşamak İstanbul’a ihanet olur bana göre. Gerekirse; bir turist gibi her semtini gezip, tarihini elimizden geldiğince öğrenmemiz gerekli. İstanbul’da layıkıyla yaşamanın ilk şartı bu, bana göre.

-Çok haklısın, Zühtü Amca. Bugünden itibaren, ben de artık bu konuda özen göstereceğim.

-Devam edeyim mi anlatmaya?

-Elbette Zühtü Amca, lütfen.

-Şark Ekspresi ile İstanbul’a gelen Avrupa sosyetesi, Sirkeci Garı’nda trenden inerlermiş. Sirkeci’den Pera’ya ise, halkın Beyoğlu Sedyesi dediği ‘tahtırevanlarla’ taşınırlarmış.

Pera Palas’ın bir başka tarihi özelliği ise; İstanbul’da Osmanlı Sarayları dışında elektrik verilen ilk yapı olmasıdır.

Elektriği olması sebebiyle de, yine İstanbul’da içinde asansör olan ilk binadır. Muhtemelen bu iki özelliği sadece İstanbul için değil, bugünkü Türkiye sınırları için de ilktir, amma velakin bundan tam da emin değilim.

Dedim ya; tarihi olaylara tanıklık edip kimi zaman da ev sahipliği yapmıştır Pera Palas. Misal; İkinci Dünya Savaşı’nda otele yerleşmek için giren bir İngiliz casusuna, Almanlar suikast düzenlemişler ve bomba yerleştirmişler. Bomba patlamış ancak casus canını kurtarmış. Bu durumu; her iki ülke de kendi açısından değerlendirerek, Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa dahil etmeye çalışmış. Anlayacağın Pera Palas’ta patlayan bir bomba, bizi savaşın kıyısına kadar getirmiş.

Alicim, benden bu kadar. Hakikaten yoruldum yahu.

-Zühtü Amca, gerçekten takdire şayansın. Yaşına rağmen o kadar yol gelip, bunca detaylı bilgi verdin. Yine de capcanlı görünüyorsun. Sana ne kadar teşekkür etsem, azdır.

Hafiften azarlar gibi yapıp, bir yandan gülerek;

-Bırak şimdi beni methetmeyi, yoruldum diyorum sana. Haydi gel girelim şu Pera Palas’a da, bana kocaman bir limonata ısmarla.

- Hayhay Zühtü Amca, seve seve..

Hakkında bu kadar bilgiyi bir çırpıda öğrendiğim bu tarihi binaya girerken, heyecanlı ve mutluydum.

-İşte geldi limonatalarımız.

-Kako Ali  pek lezzetliymiş limonatalar, değil mi?

-Afiyet olsun Zühtü Amca.

Sabah sarkisi

2

Dün sabah nasıl bir halet-i ruhiye ile uyandım, bilir misin?

Halbuki; son perdesinde uykumun, hayal prodüksiyonun yeni filmi olan çok eğlenceli bir rüya oynamıştı, sabaha karşı.

Ağzımda pis bir tad; gözlerim çapak dolu, her yanım ağrırcasına, uyanmaya çalıştım.

Gün; sanki benden daha yorgun, bitkin ve isteksizce kalkmıştı, doğusundan penceremin.

Lanet okudum çalan saate. Küfrettim, daha önceleri mucize dediğim güneşe.

Ne halt etmeye doğdun lan bu saatte?

İçim kararmış sen doğup aydınlansan ne yazar, diye söylendim.

Saat çalmayaydı zaten, birkaç dakikaya kalmaz mesanem uyanmam için alarm bayraklarını kaldıracakmış.

Zor attım kendimi banyoya.

Önce rahatladım.

Hemen ardından yüzüme çarptım suyu. Ensemi serinlettim. Tüylerim dikeldi, ölü toprağım döküldü zihnimden.

Gözlerim açıldı; iyi ki uyanmışım, dedim o esnada, daha kargalar kahvaltılarını etmeden.

Dilimde bir şarkı peydahlandı, gayrimeşru çocuk edasıyla;

Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına, ey ufuklar diyorum yolculuk var yarına!



Ben!

0

Sessiz bir dalgayım ben, kıyısını bulmaya kıvrılamayan.

Dinsiz bir imamım, cemaatini çağıramayan.

Yolsuz bir köyüm ben, istense de gidilemeyen.

Cansız bir yüreğim ben, çırpınsa da atamayan.

Kanadı olmayan bir kuşum, ne yapsa göçemeyen.

Bir han kapısıyım ben, hiç kimseye açılmayan.

Sürgün diyarların hazan mevsimiyim, esse de gürleyemeyen.

Çatlak bir dudağım ben, acımadan gülümseyemem.

Kandil ışığında titreyen alazım ben, kendini aydınlatamayan.

Her şey içinde hiçbir şeyim, hiçlik mertebesine erişemeyen..

Augmented Reality ve Kontak Lensler

2

Daha önce birkaç kere yazdım.

Augmented Reality (AR) ve Kontak Lensler.

1. Yazı: Baktigim Her Yerde Bilgi Var

2. Yazı: Teknolojik His

Bu iki konseptin bir araya gelme fikri beni gerçekten çok heyecanlandırıyor. Heyecanlanma sebebim ise, bahsi geçen olguların etkin entegrasyonları. Dünya üzerinde sayısız konuda iş yapış şekillerimizin, alışkanlıklarımızın, kökten değişmesine yol açacak olması.

Aklıma bir çırpıda gelen değişiklikleri sıralamadan önce, çok yakın zamanda kontak lens piyasasına sürülen ticari bir üründen bahsetmek istiyorum.

İsviçre’nin Lozan şehrinde faaliyet gösteren Sensimed isimli kuruluş; şeker hastalığının, hastaların göz sinirleri üzerindeki tahribatını ölçebilmek için mikroteknolojik yöntemlerle yeni bir kontak lens üretti. Bu lens; 24 saat içerisinde hastalığın optik sinirlere uyguladığı basınç değişikliğini ölçerek, topladığı verileri bünyesindeki anten sayesinde kaydedici üniteye gönderiyor.

İhtiyacı olan enerjiyi ise; kaydedici ünitenin RFID anteninden kablosuz olarak sağlıyor.

Sonuç itibariyle; bu kontak lens, kablosuz olarak enerji alıp, veri gönderebilecek seviyede ve şu anda piyasada ticari bir ürün olarak satılmakta.

Demek istediğim; bu konu artık bir teori, hayal, konsept ya da prototip değil. Gerçeğin ta kendisi!

Ayrıca, aynı firma, görüntüyü LED’ler aracılığıyla optik lenslere aktarmaya çalıştığına dair bir açıklama da yapmış.

İşte benim asıl beklediğim nokta da, tam bu konu.

Haydi biraz hayal gücümüzü sıkıştıralım. ‘Kontak lens ve Augmented Reality’ işbirliğinden etkilenebilecek alanlar hakkında aklıma ilk gelen örnekler şöyle:

  • Senfoni orkestrası sanatçıları, artık konser esnasında önlerindeki notalara bakmak zorunda olmayacaklar. Çünkü notalar baktıkları heryerde olacak.
  • Araba kullanırken; dikiz aynalarına, yol bilgisayarına, hız göstergelerine veya navigasyon cihazına bakmak için gözümüzü yoldan ayırmamıza gerek kalmayacak.
  • Mobil cihazlarımızın ekrana bağımlılığı kalmayacak. Bu sayede, pil tüketim oranları ciddi anlamda düşecek.
  • Bir toplantı anında ihtiyacımız olan bilgiler, kimse farketmeden gözümüzün önünde olacak.
  • Sunum yaparken, perdeye ya da bir başka ekrana bağımlılığımız kalmayacak.
  • Penaltı kullanan futbolcu; rakip kalecinin önceki penaltılarda hangi köşeyi daha çok kapatmaya çalıştığı bilgisine, istatiksel olarak erişicek.
  • Öğrencilerin, sınav esnasında kopya şansları artacak.
  • Sinemalarda 3D gözlüklerin dağıtılmasına gerek kalmayacak.
  • Belki de, gözler artık sevgililere yalan söyleyebilecek.
  • Basılı dökümanlara gerek kalmayacak. İndireceğimiz e-kitapları istediğimiz heran okuyabileceğiz.
  • Görme özürlüler için büyük kolaylıklar sağlanabilecek.

Belki de, yukarıda sıraladığım işlemler için gözümüzün açık kalmasına dahi gerek kalmayacak.

Sadece 3-5 dakika içerisinde aklıma gelen bu maddelere, yenilerini eklemek çok çok basit. Bir defa istenen görüntü taşınabilir olsun. Devamı çorap söküğü gibi gelecektir.

Elbette bu teknoloji, birçok temel düzeni sarsacak ve kuralların yeniden yazılmasına sebebiyet verecek.

Örnek olarak öğrencilerin sınav yöntemlerinin; bilgiye dayalı bir şekilden, bilginin işlenmesine dayalı yöntemlere taşınması gerekecek.

Zira, tüm öğrenciler, gerekli teçhizatlarla, bilgiye anlık ulaşabilir durumda olacak. Aralarındaki farkı ise; doğru bilgiyi bulabilme, bulunan bilgiyi analiz edip işleyebilme ve çıktıları ihtiyaç yönünde etkin şekilde kullanabilme yeteneği oluşturacak.

Sonuç itibariyle benim öngörülerim; bu teknolojinin günlük hayatta, yukarıda örneklerini verdiğim alanların kimilerinde ve çok basit uygulamalarla, 2015 öncesinde kullanılabilir olacağı yönünde.

AR ile başlayacak yeni sürece ayak uydurabilecek olanlarımız, rakiplerine karşı çok ciddi bir rekabet avantajı sağlayacak.

Peki; sizden yukarıdaki örneklere katkıda bulunmanızı istesem, ne dersiniz? Var mı aklınıza gelen birkaç farklı uygulama alanı?

2010′da Internet

0

İnternet artık hayatımızın odak noktası. İster profesyonel, ister sosyal hayatımızda internet olmadan anı geçirmek, gerçekten çok zor.

Bakalım bu kadar önem taşıyan internet aleminde geçtiğimiz yıl neler olmuş. Kimi istatistikler beni gerçekten şaşırttı.

E-Posta

  • 2010 içerisinde gönderilen e-posta sayısı: 107 Trilyon
  • Günlük e-posta sayısı: 294 Milyar
  • Dünya çapındaki e-posta kullanıcılarının sayısı: 1.88 Milyar (2010′da 400 milyon yeni kullanıcı)
  • Günlük spam mail sayısı: 262 Milyar (Toplam mail sayısının %89.1′i.)
  • E-posta hesap sayısı: 2.9 Milyar (%25′i kurumsal )

Web Siteleri ve Alan İsimleri

  • Aralık 2010 itibariyle web sitesi sayısı: 255 Milyon
  • 2010′da açılan web sitesi sayısı: 21.4 Milyon
  • ‘.Com’ , ‘.Net’,  ’.Org’ uzantılı alan adları sayısı: 88.8 Milyon, 13.2 Milyon, 8.6 Milyon

Internet Kullanıcıları

  • Dünya çapındaki internet kullanıcılarının sayısı: 1.97 Milyar
  • 2010′daki artış miktarı: %14
  • Asya: 825.1 Milyon
  • Avrupa: 475.1 Milyon
  • Kuzey Amerika: 266.2 Milyon
  • Latin Amerika: 204.7 Milyon
  • Afrika: 110.9 Milyon
  • Orta Doğu: 63.2 Milyon
  • Avustralya: 21.3 Milyon

Sosyal Medya

  • Blog sayısı: 152 Milyon
  • Twitter’dan gönderilen tweet sayısı: 25 Milyar
  • Yeni Twitter hesap sayısı: 100 Milyon
  • Eylül 2010 itibariyle Twitter hesap sayısı: 175 Milyon
  • Facebook hesap sayısı: 600 Milyon,
  • 2010′da Facebook’a katılan kullanıcı sayısı: 250 Milyon
  • Facebook’ta paylaşılan aylık ortalama içerik sayısı: 30 Milyar

Video ve Fotograflar

  • Youtube’da bir günde izlenen video sayısı: 2 Milyar
  • Youtube’a dakika başı yüklenen videonun toplam süresi: 35 Saat
  • Facebook üzerinden izlenen aylık video sayısı: 2+ Milyar
  • Facebook’a yüklenen aylık video sayısı: 20 Milyon
  • Flickr’da saklanan fotoğraf sayısı: 5 Milyar
  • Flcikr’a dakikada yüklenen fotoğraf sayısı: 3000+
  • Facebook’a yüklenen aylık fotoğraf sayısı: 3 Milyar
  • Facebook’a yüklenen yıllık  fotoğraf sayısı: 36 Milyar

Rakamlara bakıldığında; internetin kocaman bir derya olduğunun ve içerisinde gerçekten çok büyük bir içerik barındırdığın farkına daha iyi varıyor insan.

Bu detaylı istatistikleri edindiğim kaynak: ‘Pingdom.com’.

Orjinal yazının linki ise: http://royal.pingdom.com/2011/01/12/internet-2010-in-numbers/

Daha detaylı bilgiye ve onların kullandıkları kaynaklara da, yukarıda yer alan linkten erişebilirsiniz.

Yeni Nesil

0

Bizler, bir önceki nesilden daha öndeyiz. Bizden önceki nesil de, kendilerinden bir öncekinden daha öndeydi.

Önümüzdeki nesil ise, bizden çok daha önde olacak.

Görünen o ki; bir önceki neslin bir sonrakini geçmesi boynuz kulak ilişkisi, yani olağan bir süreç.

Bu süreçte değişen en önemli nokta ise, önceki neslin bir sonrakini yakalama hızı ve yakaladıktan sonra attığı fark.

Bu değişkeni hiç yabana atmadan çok ciddiye almamız lazım. Zira yeni nesili yetiştirecek, yönetecek, yönlendirecek olan bizlerin; onların öğrenme, algılama, düşünme ve harekete geçme hızlarına ayak uydurup tatmin edici içerikler ve yöntemler geliştirmesi gerek.

Bunun yanında; daha önce yayınladığım (Yeni Rakiplerimiz Çocuklar) yazımdaki gibi; yeni nesil bizler için çok ciddi rakip aslında. Kendimizi bu rekabete karşı da hazırlamamız gerektiği de, kaçınılmaz bir gerçek.

Bugün, son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmlerden birini izledim. Filmin adı: Temple Grandin. (IMDB Linki) Günümüzde özellikle hayvancılık alanında dünyada ismi gayet iyi bilinen otistik bir bilim kadının hayatını anlatıyor.

Filmde; okulla arası hiç de iyi olmayan Temple’ın, Fen Bilimleri öğretmeni tarafından nasıl doğru şekilde yönlendirildiğini görülüyor. Diğer insanlardan farklı olan düşünce yapısı ile yaptığı gözlemler ve literatüre geçen buluşları da, gayet akıcı şekilde aktarılmış.

Filmi bir şekilde bulup izleyemezseniz eğer, size tavsiyem Temple Grandin’in yukarıda yazdıklarımın temelini destekler  şekilde TED’de yaptığı konuşmayı aşağıdaki videodan izlemeniz.

Günün sonuna baktığımızda bizi ciddi anlamda zorlayacak bir nesille karşı karşıyayız. Umarım onlara sağlam temellerle karşılık verebiliriz. Bu sayede geleceğin dünyası çok daha yaşanabilir olur.

1. Yas :)

4

www.fikiriscisi.com 1 Yaşında.

9 Ocak, fikiriscisi.com’un doğum günü.

Bu yazıya kadar geçen zaman içerisinde, farklı konu başlıkları altında 58 adet yazı yazılmış.
Umarım, ikinci yaşında ilkinden daha fazla içerik sağlayabilirim.

Benim için fikiriscisi.com’un en büyük faydası, burayı canlı tutabilmek adına okumamı ve araştırmamı sağlaması.

Yazı yazmak en büyük terapim, bu sebepten burası benim için vazgeçilemez bir yer.

Nice yıllara olsun fikiriscisi.com :)

Page 4 of 20« First...234561020...Last »

Son Yorumlar

fikiriscisi@facebook